3 Ocak 1889 günü Torino’da Nietzsche, 6 numaralı kapıdan dışarı adımını atar, arabacı inatçı atıyla cebelleşmektedir. Bütün zorlamalara rağmen at hareket etmeyi reddeder. Bunun üzerine arabacı, atı kırbaçlamaya başlar. Nietzsche kalabalığın içine dalar bu vahşi sahneyi sonlandırır. Kırbaçlanan atın boynuna sarılır. Hıçkırarak ağlar. Annesinin ve kız kardeşinin bakımı altında 10 yıl daha yaşar; hassas ve delirmiş bir vaziyette. Peki, o AT’a ne oldu?

Dünyada dört sınıf mahlûk vardır der Necip Fazıl. Cemad, nebat, hayvan ve insan… Kâinatın manzumesi olan bu varlıklar oluş gayesinin fıtrat kopuşlarıdır. Ya da sıçrayış, kırılma. Katmanlar arası ölüş. Doğmak için, olmak için, rüya için. İnsana en yakın olanı da attır; çünkü tıpkı insan gibi ruhi bir hayata maliktir ve rüya görür. Rüyasını bilen Rabbini bilir.  Yaratıcısını bilen bir At. Miraç gecesinde yolculuğa talip, arabacının gönül ufkunda mağlup. Galip sıfatının tesiriyle insanın tamamlayıcısı. İki ayak üzerinde dörtnala koşan insanın boşluk tarafı. Toprağı süren, değirmeni çeviren, suyu çeken, yükü taşıyan, tekerleği döndüren, haberi götüren insan keyfiyetinin kıymetlisi. Alnına iyiliğin nakşedildiği, sırtında ise saadetin bulunduğu göz servetinden yoksun gönül heybeti.

Film yapmayı bıraktım çünkü… Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki? Dedi son filminin ardından. İçten gelen bir mecburiyetten dolayı film yapıyordu, filmi yapmak için değil. Mecburiyeti insana dayanılmaz hale geldi, 24 saati yaşayan insan yedi buçuk saatlik filme (Satantango/Şeytan’ın Tangosu) göz kapattı. Sinemanın sadece gözle izlenir bir anlatıda vücut bulmadığının farkına varmayarak. İşte bu düşten yoksun insan düşüşü. Nietzsche bunun farkına vardı. Kuyuya çığlık attı, nidaların ağıdı ‘Tanrı Öldü’ oldu. Düşten yoksun insan düşüşünün, düşünüş sefaleti ‘Tanrıyı öldürdü’.  Parçası olduğu bütünün yolundan koparak ‘öldürdüğünün’ imajına bilinmez oldu. Oldurulana h’iç çekerek. Toprağı arşınlayıp betonun dayanılmaz hafifliğinde ağır sancıların gelmeyeceğini ümit ede ede.  Bu ümit bir başlangıç aynı zamanda bir son.
Torino Atı, Mihaly Vig’in enfes ‘horse’ dinletisiyle başlıyor. Rengin en güzel tonu siyah ve beyaza tesir ediyor. Ruhunda dörtnala fırtınalar kopan zayıf, güçsüz, yaşlı, hasta bir At. Atın kaderi insanda suret buluyor. Nietzsche’de. Atın ufkuydu bu. İnsana en yakın olma durumu. İnsan fiziğine, insanın hüviyetsizliğinden. Nietzsche yok filmde, aramayın. Kendinizden olanı arayın. Nefeste başlayıp nefeste biten. Manada ikamet edip maddeye nakil olan. Akli dengesi yerinde ruhun, acziyeti baş gösteriyor. Her ruhun bir at sırtına, her atın bir senfoniye ihtiyacı var. Peki, o İNSAN’a ne oldu?
 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.