Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Oğluyla birlikte belgesel izlerken belgeselin çağrıştırdıklarından şöyle söz etti bana;
“Dünyanın yaşı 4 buçuk milyar yıl, ki son araştırmalara göre bunun 6 milyar yıl olabileceği konuşuluyor. İnsanın tarihiyle alakalı bulgular da, en son 300 bin yıl öncesine dayandırıldı. 6 milyar yılın içerisinde 300 bin yıl devede kulak. Bizler ise bu 300 bin yıllık serüvenin içerisinde 21’nci yüzyılda yaşayanlar olarak devede kulağın da kulağı. Bize kalsa her şey bizim çağımızdan ibaret.”
Son 25 yıldaki hızlı teknolojik gelişmeler bize bunu düşündürüyor olabilir elbette. Seksenler dizisini izlediğimde bunu düşünürüm mesela hep; bir zamanlar teknoloji çok hızlı gelişen bir şey değildi, zaten yaşam bu kadar hızlı da değildi. Sanki ne olduysa son 20, hadi belki 25 yılda oldu. Malûm bilgi kümülatif olunca, bin küsur yıldır (bilebildiğimiz) biriken bilgiler birleşe birleşe bir yerden sonra gelişmeler de hızlandı.
Daha gerideki geçenlerde de bir başka arkadaşımla sohbet ederken –Kadıköy’ün cafcaflı günlerinden birinde sokaktan gelen geçen insanları izliyor vaziyette- bendeniz insanlığın çok ciddi çıkmazda olduğuna, hız çağının insanları kendi doğasından uzaklaştırdığına dair bir takım lafazanlıklar ettim. Lafazanlık diyorum çünkü; insan doğası ile neyi kastediyorum da binlerce yıllık insanlık tarihini süzmüş, oradan da tanımlanabilecek bir ‘insan doğası’ kavramı bulmuşum gibi nasıl tepeden tepeden konuşabiliyorum, ben kimim, yüzlerce filozofun yanıtını bulamadığı –ki felsefenin derdi ille de yanıt bulmak değildir- ‘insan nedir?’ sorusuna hangi türlü bir hadsizlikle yanıt bulmuş gibi lafı güzaf hepsi fasarya cinsinden bir takım sözler dökülüyor ağzımdan. Ben kendimi eleştireyim de, siz aklınıza gelen başkaları varsa onları da kınayıverin arada, çünkü bu ‘insan doğası’ pek popüler bir laf oldu günümüzde.
İşte o benim lafazanlıklarım üzerine arkadaşım dedi ki; “Biz sadece günümüze ve hatta kendi baktığımız güne göre konuşuyoruz. ‘İnsanlık gerçekten bu dönemdeki kadar sıkışmışlık duygusu yaşamıştır’ demek için tüm insanlık tarihini gözden geçirmek gerekir. Örneğin ilk aklıma gelen Ortaçağ’ın karanlık dönemleri. Düşünsene insanlar sokakta dolaşamıyordu, hele kadınların –bu sözleri eden bir erkek bu arada- hiçbir hükmü yoktu.”
Düşündüm, doğru tespitler…
Bazı tanımlamayan kavramlar üzerine konuşmak ata sporumuz diyeceğim de, bana göre tüm dünyada var bu konuşmalar. Gerçi tüm dünya ölçeğinde, çok gerilere gidildiğinde atalarımız ortak aslında. Bulunduğumuz yerden, hadi buna penceremiz diyelim, değerlendiriyoruz tüm dünyayı. Tüm dünya, tüm dünyada yaşananlar, tüm dünyanın sorunları nasıl olur da kendi penceremizden değerlendirilecek derecede daraltılabilir? Pratikte daraltılıyor elbette ama ortaya atılan devede kulağın da kulağı yargılar, bütünü kapsar mı? Hem bilgi dağarcığımız tüm o bütünü anlamaya yetecek derecede mi? Haydi yetiyor diyelim, dünyanın ve insanın tarihine dair bilgiler her saniye güncellenirken, yine de bu bilgi dağarcığı eksik kalmayacak mı? Bu soruların yanıtlarını size bırakıp diyorum ki; içinde yaşadıklarımız her neyse onları da, kendimize de çok önemsemeye gerek yok. Parça bütünüyle birlikte değerlendirilmezse çok eksik kalıyor. Gündemdeki mevzu; Süleyman Kasımi’nin öldürülmesinden dolayı Üçüncü Dünya Savaşı ihtimali konuşuluyor ya, işte o gerçek olsa bile yine devede kulak kalıyor. Kalıcı olana göz dikmek için de işte bu ve benzeri soruları arada sormak gerekebiliyor. Özetle; moda deyimiyle; “Çok da şey etmemek lazım.” ve felsefe rahatlatır…

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.