İSLAM DÜŞÜNCE TARİHİNDE İMAM MATURİDİ VE MATURİDİLİK (1)
Hazırlayan: Abdulbaki BİLGİN*
İslamiyet birliği ve bütünlüğü emrettiği halde, mezheplerin hangi sebeplerle doğduğu sorusunu cevaplandırmak, Mezhepler Tarihinin çalışma alanıdır. Bilindiği üzere, şu bildiğimiz anlı şanlı mezhepler Rasulullah zamanında yoktu. Mezhepler İslam toplumunda sorunların ortaya çıkması ile doğmaya başlamıştır. İlk Müslümanlar, sorunlarını doğrudan Rasulallah’a aktarıyorlardı. O’da bunları tek otorite olarak ya hemen çözüyor, ya da o konu hakkında bir vahiy gelmesini bekliyordu. Bilinen ilk ihtilaf, Rasulullah hasta yatağında iken vefatından kısa bir süre önce çıkmıştı. Daha sonra, vefatı nedeniyle, yerine devlet başkanının (emir) seçilmesi hususu da tartışmaya neden olmuştu. Ancak bütün bunlar, ilk zamanların önder sahabelerinin (Hz.Ebubeki ve Hz ömer) yerinde müdahaleleri ile çözümlenmiş ve en azından o dönem için sorun olmaktan çıkmıştı. Bu yazı ile ele alınan konu, mezhepler ve doğuş nedenleri olmadığından, bu hususta detaylara girmeden, İslam İtikadi Mezhepler alanında ün kazanmış, çoğunlukla da Müslüman Türkler tarafından benimsemiş, büyük Türk bilgini İmam Maturidi ve  onun görüş ve düşüncelerini, kısaca anlatmaya çalışacağım.

A.  MEZHEP VE BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE BAZI MEZHEPLER                                          
Biz, inanç ve düşünce dünyamızda yer olan bütün dini gurupları mezhep diye ifade ediyoruz. Hal bu ki, “mezhep”, genellikle ve İslam kültür terminolojisinde, sadece muamelat ve fıkıh ile ilgili alanda teşekkül etmiş zümreler için kullanılmıştır. İtikatla ilgili zümreler için ise, ilk kaynaklardan itibaren, “fırka” ismi geçmektedir. Daha sonra, bütün dini söylemli guruplara mezhep denmeye başlanması, Osmanlılara (Türklere) ait bir uygulama olduğu bilinmektedir.
İslam düşünce dünyasındaki tüm itikadi mezhepler, Kur an Kerim’in daha iyi anlaşılması ve  Sünnet-i nebinin daha iyi yorumlanması amacında olduklarını ileri sürerler. Ayrıca her biri bu konuda, en iyinin kendileri olduğunu da iddia ederler.
Mezheplerin, İslam toplumlarında ayrılık görüntüsü vermeleri bir realitedir. Ancak onların meşruluğu ve İslam dairesi içerisinde kalabilmeleri için, en azından, şu temel değerlerde birleşmeleri bir zorunluluktur. Bunların: Birincisi TEVHİD, ikincisi NÜBÜVVET,  üçüncüsü ise mead dediğimiz AHİRET inancıdır. Pek tabiî ki bunları yeterli bulmayıp başka esasların ilavesi de mümkündür ve hatta gereklidir de denebilir.

Başlangıçtan günümüze kadar gelen itikadi mezheplerden bazıları şunlardır: HARİCİLİK, MÜRCİE, MUTEZİLE, ŞİA (İmamiyye Şiası, Zeydilik, İsmaililik, Dürzilik, Nusayrilik)  MATÜRİDİLİK, EŞ’ARİLİK, YEZİDİLİK, VEHHABİLİK, BABİİLİK, BAHAİLİK, KADIYANİLİK

B. MATURİDİ ve MATURİDİLİK
Asıl adı Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mansur olan Maturidi, X. Asırda Maveraünnehir’de ki Özbekistan’ın önemli merkezlerinden olan Semekant’ın Matürid köyünde,Türk bir anne ve babadan doğmuş; ve yine kendi köyünde H.333/M.944 de vefat etmiştir. Kısaca adı Ebu Mansur el-Maturidi olarak bilinmektedir.                                     
Yaşadığı Bölgenin Sosyal ve bilimsel ortamı içerisinde Maturidi:
Yetiştiği dönem, Abbasi devletinin zayıflamasından sonra Maveraünnehir’de (Ceyhun ırmağının doğu ötesi) kurulan, ilim adamlarını himaye etmesiyle ve ilmi çalışmaları desteklemeleriyle ünlü SAMANİ HANEDANLIĞI’NIN (261-390/874-999) en parlak dönemidir. Öyle ki bu imparatorluk döneminde, başta Buhara ve Semerkant olmak üzere tüm Maveraünnehir, ilim ve sanatta, o zamanın ünlü İslam beldesi olan Bağdat’ı bile geride bırakacak seviyede ilerlemiş Türk beldeleriydi.                                                                                                                                                                                                      

Maturidi’nin doğduğu yıllarda Maveraünnehir/Semerkant, önceleri Abbasi devletine bağlı yarı otonom, sonraları ise ondan ayrılıp müstakil bir devlet olan Samaniler yönetimi altındaydı. O yıllarda Abbasi iktidarlarınca baskı gören Haricilik, Mürcie, Mutezile, Zeydilik, İsmaililik gibi mezhepler; baskının olmadığı bu bölgede görüşlerini yaymaya çalışmışlardır. Bölge de Çin ve Hint menşeli dini ve felsefi çeşitli inanç guruplarının varlığı da hesaba katılınca, bölgede, mezhepler arası sert tartışmaların yaşanması da kaçınılmaz oluyordu.                                 

İmam Matüridi, başta İmam Azam Ebu Hanife’nin öğrencileri olmak üzere, bölgenin değişik hocalarından dersler görmüştür. Semerkand’da Ebu Hanife’nin, itikadi ve fıkhi     görüşlerinin felsefi ve teolojik temellerinin tartışıldığı “Daru’l
Cüzcaniyye” adıyla bilinen bir medrese bulunmaktaydı.
Burası, Maturidi’nin de eğitim gördüğü önemli bir medrese idi.

Maturidi,  İmam Azam’ın, Kur’an ve Risalet merkezli din anlayışına hayranlığını açıkça dile getirmekten hiç çekinmemiştir. Aynı zamanda O’nun dinde aklın yeri ve önemi hususunda ki görüşlerini de benimsemiştir.  Maturidi’nin, Vahiy ve risalet üzerine yapmış olduğu çalışmalar sonucu ortaya koymuş olduğu fikirleri, daha sonra Maturidilik ya da Maturidiyye Mezhebi olarak isimlendirilmiştir. Maturidi’ye nisbet edilen bu itikadi mezheb, başta; el-Hakim es-Semerkandi/951 ve Ebu Muhammed Abdulkadir b. Musa Pezdevi/999 olmak üzere Matüridiyye ekolüne mensup olan Ebu Muin Nesefi//1142, Ömer Nesefi/1144, Buharalı Nureddin es-Sabuni/1184 gibi birçok ilim ve fikir adamı tarafından benimsenmiş ve halka tanıtılıp yayılmıştır.                                                                                                                               
Eserleri:                                                                                                                                          
Kendinden sonra ki pek çok alim,  Maturidi’nin pek çok eserinden, kitaplarında ona atıf yaparak bahsetmelerine rağmen, günümüze ulaşan ve ona ait olduğu şüphesi taşımayan ancak iki eseri mevcuttur. Diğer eserlerinin akıbeti hakkında bir bilgiye rastlanmadığı, belirtilmektedir. Yayımlanmış olan mevcut eserleri:” Kitabu’t Tevhit” ve ” Te’vilatu’l Kur’an” dır.  Ayrıca bugünler de “Te’vilatu’l Kur’an” adlı ünlü Kur’an yorumunun Türkçe tercümesi de  yapılmakta ve devam etmektedir.
                       
MATÜRİDİ’NİN DÜŞÜNCE SİSTEMİ VE KUR’AN YORUM YÖNTEMİ
Maturidi’nin düşünce hayatını, düşüncenin sürekli gelişim ve değişimini, içinde bulunduğu koşullara göre birtakım özellikler kazanarak varlığını sürdürmesini, O’nun, canlı ve hareketli bir düşünce yapısına bağlayabiliriz. O’na göre, düşünce kültürle beslenir, ama kültürün geleceği de düşünceye bağlıdır.

Şu değişmez bir gerçek ki, tarihi çizgide ki doğruları kaybetmeden bir yenilik ve gelişim arayışı içerisinde olmak, çağdaş ve medeni toplum olmanın vazgeçilmez bir özelliğidir. Bu bakımdan, dini ve fikri hayatımıza, belki bu gün daha fazla ışık tutabilecek olan Maturidi’den faydalanma zamanı gelmiştir. Hatta geç bile kalınmıştır. Öyle ki Maturidi, hem Türk dünyası hem de İslamiyet için çok faydalı ve ufuk açıcı çalışmalara imza atmış önemli bir mütefekkirimizdir. O, aslında, fakih ve müfessir kimliğinden daha çok, kelamcı kimliği ile takdir edilen bir şahsiyettir.

Öncelikle şu hususu da belirtelim ki, Türklerin Müslüman olmalarının kolaylaşması hususunda Maturidi’nin hizmetini asla küçümseyemeyiz. Ayrıca Türklerin Müslümanlığı kabulü, Türkler’den çok Müslümanlar için faydalı olmuştur. Türkler, bu dinin sadece Araplara has bir din olmasını, belli bir ölçüde, önleyip bir dünya dini haline gelmesinde çok önemli katkılar sağlamışlardır. 

Türkler dini düşünce hayatında “halk zahitliği” ve “hakl mistikliği” olarak nitelendirilebilecek alanı ön planda tutup, dini hayatlarında “ilham” ve “sezgi” yerine “kalb”in önemini vurgulamışlar ve böylece Kur’an a “kalbi bir bakış” la yönelmişlerdir.

Yeni Müslüman olmuş bir toplum olarak, Türkler’in öncelikleri, itikadi ve ameli konular olmuştur. Böylece imam ve müctehitlerin, ilk önce bu yönde yorum ve düşünceler beyan etmeleri nedeniyle, şu bilinen meşhur mezheplerin oluştuğunu görülmektedir. Bu bağlamda Hicri II. asrın ortalarında vefat eden büyük alim Ebu Hanife (ö.150/767), “Fıkhu’l Ekber” adlı eserini yazmış ve bu eseri hem “akaid” hem de “fıkıh” konularını içermiştir. Bu durum, o dönem düşünce hayatı için örnek teşkil etmekteydi.  Maturidi, Türk-İslam dünyası adına düşüme ve düşünme metodunu oluştururken Büyük İmam Ebu Hanife’yi adım adım takip etmiş ve onun görüşlerini rasyonalize etmeye ve felsefi bir zemine oturtmaya çalışmıştır. O’nun, Ebu Hanife de olduğu gibi,  Kur’ an anlama metodu da Hicaz ekolünden, daha doğrusu Medine ekolünden, farklılıklar göstermektedir.

Çünkü, Arap olmayan ve sonradan Müslüman olan bir toplumun şartları, ihtiyaçları ve sorunları ile diğerlerinin kinin farklı olmasından ötürü, bu ihtiyaçları ve sorunları her zaman ”nakl”e baş vurarak çözmek kolay olmamıştır. Hatta mümkün bile olmamıştır denebilir.
                                                                           

 Ayrıca Ebu Hanife’nin kültür çevresi olan Irak, eskiden beri ilim ve felsefenin geliştiği; çeşitli din mensuplarının bir arada bulunduğu bir kültür merkeziydi. Bu durumda, yeni dinin eski ve kökleşmiş kültürler karşısında tutunup varlığını devam ettirebilmesi ve sorunlarını çözebilmenin öncelikli yolu,  aklı kullanarak kıyas ve içtihada başvurmaktır. Matüridi de, Ebu Hanife gibi kendi kültür muhitinde aynı yöntemleri kullanmıştır.
Devamı yarın…
 
Anahtar Kelimeler:
Maturudi
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yusuf Dülger 4 yıl önce

Saf İslam Kültürü ve kendimize yönelmenin bir adımı olarak nitelendirebileceğimiz bu yazı serisi için Abdülbaki Bilgin hocamıza teşekkür ederim.

Avatar
Abdulbaki Bilgin 4 yıl önce

Teşekkür ederim Yusuf bey kardeşim.