Toplumsal sözleşme, adı üstünde toplumu oluşturan bireylerin hak ve hukukunu belirleyen antlaşma veya anayasadır. Böylece insanlar bir fikir birliği ederek yaptıkları bu antlaşmayla, bir arada yaşayan çeşitli bireylerin hakları korunarak olası çatışmaların önüne geçilmektedir. Hayvanlar âleminde bu iş güçlünün üstünlüğü ve hâkimiyetiyle sürmektedir. Yönetim ve üstünlük, binlerce yıllık insanlık tarihinde seçim ve adaletten uzak, hayvanlar âlemine benzer şekilde güçlünün eliyle yürütülmüştür. İnsanlar ötekileştirilerek katledilmiş hak hukuk gözetilmemiştir. Günümüzdekine benzer anayasal seçim yöntemin mucidi batılı ülkeler sanılmaktadır. Batıda bu işin bilinen en meşhur uygulaması 1789 Fransız İhtilali sanılsa da, işin başlangıcı İngiltere’de 1215 yılında imzalanan Latince “Büyük Özgürlük Ferman” anlamına gelen Magna Carta Libertatum  isimli antlaşmaya dayandırılır.
Britanya Adası’nı ele geçiren Fransız Kralları yerli derebeyi ve baronların güçlenmesini önlemek için onlara baskılar uyguluyordu. 150 yıl süren baskılara karşı direnen yerli baronlar İngiliz Kralı Yurtsuz John’u yenerek imzalatılan bu belge ile kral ilk kez yetkilerini kısıtlamış ve halka bazı hak ve özgürlükler tanımıştır. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen, Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalatılarak baron ve din adamlarından oluşan bir meclis kurulmuş oldu.  Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu. Bazı maddeleri şöyledir:
 1. Hiçbir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez ya da yok edilemez.
2. Adalet satılamaz, geciktirilemez hiçbir özgür yurttaş ondan yoksun bırakılamaz;
3. Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışılmadan haiz yoluyla ya da zor kullanarak toplanamaz.
Magna Carta 63 maddeden oluşmuştur ve birçok önemli maddesi vardır fakat 39. madde'nin önemi farklıdır. Çünkü 39. madde günümüz hukuk sisteminin temellerini atmıştır.
39. Madde: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”
Bu sayede derebeyler, baronlar ve kontlar üzerinde kralın keyfi baskıları kalkmış, kral ve derebeylerin karşılıklı vazifeleri belirlenmişti. Fermanın ilan edilmesi ile derebeyler büyük imtiyazlar elde etti ve derebeylik mefhumu sağlam bir zemine oturtuldu. Halk ise yine köle gibi-serf olarak kalmış, derebeylerin toprakla birlikte alıp sattığı konumdan kurtulamamıştı. Buna rağmen bu antlaşma ve kurulan meclis batıda demokrasi, insan hak ve özgürlüklerinin başlangıcı sayılmıştır.
Oysa bu antlaşmadan 593 yıl önce 622 yılında yapılmış MEDİNE SÖZLEŞMESİ ismiyle başka bir antlaşma daha vardır. İslam Peygamberi Hz. Muhammed M.S. 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmesiyle taraftarları Müslümanlar ile Yahudiler ve Müşrik Araplar arasında birlikte yaşamanın kurallarını belirlemişlerdir. Bu tarihte Medine’de 10.000 kişinin yaşadığı, bunlardan 1.500’ünün Müslüman, 4.000’nin Yahudi ve 4.500’ünün Müşrik Arap olduğu tahmin edilmektedir. Kabile ve akrabalık hukukuna göre yaşayan Araplar ilk defa böyle çok kültürlü ve ırklı bir antlaşma ile karşılaşmışlardı. Bu antlaşmanın 2. maddesi bu topluluklar, din ve hukuk temelinde “diğer insanlardan ayrı bir ümmet” olarak tanımlanmıştır.
47 maddelik antlaşmanın düzenlenme amacı hangi dine mensup olursa olsun, şehirde bulunan toplulukların özgürce ve huzur içerisinde yaşamasını sağlamaktır. Bunlar özetlenirse:
-Müslüman Yahudi ve müşrik Araplar barış içerisinde yaşayacaklardı.
-Şehrin dışından gelen saldırılarda, hep birlik olunacak ve şehir savunması birlikte yapılacaktır.
-Herkes inancında özgür olacak ve her inanç sahibi kendi inancına göre yargılanacaktır.
-Başkalarıyla olan anlaşmazlıklarda beraber hareket edilecektir.
-Yahudiler ve Müslümanlar arasında olacak anlaşmazlıklarda, Hz Muhammed hakem olarak kabul edilecektir.
-Her topluluk kendine ait bölgeden sorumlu olacaktır.
-Çıkacak bütün anlaşmazlıklar Allah'a ve Resul'üne sunulacaktır. 
 
Medine sözleşmesi şunları teminat altına almaktadır. Yargı ve savunma ya da savaş ilanı gibi hususları merkezî otoriteye (devlet) devrederken, başta yasama olmak üzere, kültür, bilim, sanat, ekonomi, eğitim, sağlık vb. hizmetleri sivil topluma bırakıyor. Hz. Peygamberin yönetimi ancak vergi, yargı ve savunma türünden alanlarla sınırlı olduğunu, bunların dışında kalan diğer alanların sivil topluma ait olduğunu anlıyoruz.
Bu sözleşme Medine’de kurulan yeni devletin, diğer insanları da kapsan bir anayasası oldu. En önemlisi Magna Carta’dan farklı olarak, bu yeni devletin başkanlığı, bir aileye dayanan babadan oğla geçen bir yönetim şekli yerine, seçimle iş başına gelen idarecilerden oluşmuştur. Sadece güçlü bir azınlığın haklarını değil, her inanç ve ırktan insanları kapsamıştır. Batıda bu tür bir seçimin gereğince uygulanması 1800’lü yıllardan sonra mümkün olmuştur. Hak, hukuk ve özgürlük te sadece kendilerinin bir hakkı olup, dünyanın diğer insanlarına bu hakkı hiçbir zaman tanımamışlar ve günümüzde de tanımamaktadırlar. Bu açıdan MEDİNE SÖZLEŞMESİ, MAGNA CARTADAN 600 yıl kadar önce gerçekleştirilen ondan daha ileri ve kapsamlı bir toplumsal sözleşmedir. Tabi Müslümanlar daha sonraki yıllarda seçimle iş başına gelinen yönetim şeklinden sapmış olsalar da hak ve adalete dayalı bu sözleşmeyi uzun yıllar korumuşlardır. Böylece Müslümanların hakimiyetindeki topraklarda farklı din ve ırktan olan insanlarda huzur içinde yaşamışlardır. Günümüzde de insanlık bu uygulamaya hasret kalmıştır.
Prof. Muhammed Hamidullah’a göre, “bu anayasa, ilk İslam Devletinin Anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özellik” ve ayrıcalığına da sahiptir. Ünlü İtalyan tarihçi Caetani de bu konuda ayni görüştedir.  Bu antlaşmanın sonraları da devam ettiğini Hz. Muhammed’in veda Hutbesinde de anlaşılmaktadır.
"Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur."
Tabi bu uygulamanın temelinde Kur’an ölçü alınmaktadır.
"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu (şeytani inançları) inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir." (Bakara, 2/256)
     “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır.Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.(Maide-8)
 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner288