Sonbaharın son günleri mahalleden yaşıtlarımız ile kahvehanede oturuyoruz. Öyle dolu dolu kahvehane dediğime bakmayın basit bir çayhane aslında.
         İçeride sekiz on masa ya var ya yok. Kapısının önünde yazlık kullanılan üzeri sundurma ile kaplı, birkaç basamak ile çıkılan bir balkon ve hemen yanında yapraklarını dökmüş bir söğüt ağacı ve üzerinde hala üç dört kuru yaprak sallanan bir asması var.
          Mevsim güz olunca akşamın ayazı sert olur bizim buralarda. Dışarıya inat Kahveci Hayri Abi’nin odunun arkasını kesmemesi ve sac sobanın alev atarak yanması ile çayhane sıcacık. Hele kış aylarında nar gibi kızarır bu soba. Haliyle gencinden yaşlısına tüm mahalle sakinleri bu aylarda burada takılır.
          Kahvehanede bir köşede ihtiyarlar televizyondan ajans dinliyor, Ahmet Beyler bir kenarda pişpirik oynuyor, diğer tarafta tavla oynayan iki kişi.  Biz de mahallenin yeni yetme gençleri olarak haddimizi de bilerek kahvenin ayakaltı dediğimiz kısmında ince belli bardaklar ile çaylarımızı yudumlayarak sohbet havasındayız.
İhtiyarların yanına da orta yaşlı ağır abiler gelip oturuyor, bizden biraz uzağa. Ne konuştuklarını duyamıyoruz, ama yüzlerinden anladığımız pek iyi şeylerden bahsetmiyorlar.
 
        Bizimkisi sessiz sakin bir mahalle aslında. Kahvehanede sıradan günlük olaylar konuşulur genellikle.
        Bu akşam hava biraz  kasvetli. Açık olan televizyonun ve tavla zarının sesi konuşulanları duymayı zorlaştırıyor. Fakat mahallede son birkaç gündür yayılan dedikodu rüzgarı burada da sert bir şekilde esmeye başlamış. Mahalle adeta cadı kazanı gibi kaynıyor, dedikodu almış başını gidiyor.
         Her mahallede olduğu gibi bizim mahallenin de bir ayaklı gazetesi var. Erman, geçenlerde bana da bir şeyler fısıldadı. Dönen olayları öyle ballandıra ballandıra anlattı ki. Zannedersin savaş alanında muhabir. En sonunda her zaman yaptığı malum uyarıyı yapmayı da unutmadı : “Aman bunları benden duyduğunu sakın kimseye söyleme haaa…”  Artık tüm mahalle onu kanıksadığı için yaptığı iş kimsenin garibine gitmiyor.
            Tüm mahalleyi kasıp kavuran fitne fesat, yalan dolan, iftira Hayri Abi’nin mütevazı çayhanesine kadar ulaşıyor. İnsanlar sıcacık çaylarını yudumlarken iftiranın kol gezdiği bizim mahallede bu sıralar bozuk para gibi adam harcanmaya devam ediyordu.
Hemen karşımda oturan Şamil: En çok ne zoruma gidiyor biliyor musun? diye sordu.
  • Ne? diye mırıldanabildim.
  • Mahallenin hali vakti yerinde ‘aristokratları’ eskiden içlerinden kıs kıs gülerdi bize, şimdi ise kahkahalar ile gülüyorlar. En çokta bu dokunuyor bana…
Yutkundum, kelimeler boğazıma sıra sıra dizildi ama dilim lal olmuştu sanki.
  • Çay ver Hayri Abi. Diyebildim sadece.
          Bu arada kahvenin kapısı ara ara açılıp kapanıyor, insanlar kahveyi doldurmaya başlıyor. Kapıdan giren selamını verip, hemen sobanın başında pılı pırtısını silkeleyerek, el avuçlarını ovalayıp ısınıyor, ardından boş bulduğu sandalyeye oturuyor.
          Sobanın isi pisi, sigaranın dumanı, dedikodunun gırlası derken ortalık fena halde toz duman kahvehanede.
         Bu sırada kahvenin kapısı açıldı, içeriye Ali Ağa girdi. Bir tek onun yeri boştu. Kahvenin başköşesi. Her zamanki gibi üzerinde beyaz ceketi ve omzuna takılı pardösüsü ağır ağır yürüyerek sandalyesine oturdu.
          Ali Ağa’yı tüm mahalleli sever sayar, ağa bilir, ağa derdi. Zamanın behrinde adam gibi adammış, sözünün üstüne söz söylenmezmiş. Haksızlığa karşı gelir, zulme müsamaha göstermez, yiğit bir adammış Ali Ağa. 
         Ama gel zaman git zaman yaşlanmış. Kurt kocayınca itin maskarası olur diye boşa dememiş atalar. Ben yaşı itibarıyla akli melekelerinin zayıfladığını düşünsemde herkes gibi ben de saygıda kusur etmez, hürmet ederdim.
          O girince herkes susuyor. Kenarda tavla oynayanlar da tavlalarını kapatıp birer sigara yakıyor. Ortalıkta sanki bir ölüm sessizliği var. Biraz önce yamacındakinin sesi zor işitilirken şimdi sokaktan geçen arabanın motor homurtusu bile duyulabiliyor.
          Kahveci Hayri Abi hemen kahvesini hazır etmek için ocağın başına geçmiş bile. Bu sessizlik bir süre böyle devam etti. İnsanlar alttan alta bir birine bakıyor mahallede ki bu olaylara Ali Ağa’nın ne diyeceğini merak içerisinde bekliyorlar. Daha doğrusu bir şey demesini umut ediyorlar. Çünkü o anlı şanlı bir ağa. Ağalık makamı bunu gerektirir. Herkes gibi kapı artlarında konuşmak ona yakışmaz. Lafı varsa ortaya hem de ulu ortaya konuşması icap eder.
          Ali Ağa önüne gelen kahvesinden bir yudum çektikten sonra cebinden çıkardığı tabakasından bir sigara yaktı ve derin derin çekti dumanı. Kafasını kaldırıp kırışmış alnı ve çatık kaşlarını dikerek şöyle etrafı bir süzdü.
          Oturduğu sandalyeden doğrularak ayağa kalktı. Kahvenin tüm müdavimlerinin gözü Ali Ağa’nın üzerinde, ben de herkes gibi ne diyeceğini merakla bekliyorum.
-Kahveciiii, diye seslendi.
- İçerisi çok duman olmuş  camı açta, hava gelsin.
          Dedi ve gerisin geri sandalyesine oturdu, sigarasına sarıldı.
 
 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.