OTURARAK HAREKETE GEÇEN ŞEHİR: KAYSERİ
Tanınmış yazar-şair Muhsin İlyas Subaşı, Büyükşehir Belediyesinin çıkardığı Şehir dergisinin nisan sayısında “Kayseri Oturmaları” ve bu oturmaların kültür ve düşünce hayatımıza etkilerini kaleme aldı. Oturmadan doğan hareket, dinamizm ve bereketin anlatıldığı bu yazının tamamını ilginizi çekeceğini düşünerek sizler için alıntıladık;
 
KAYSERİ OTURMALARI
(Kültür ve düşünce hayatımıza etkileri)
 
“Geleneği, geçmişin çöplüğü olarak görenlerden değilim. Çocukluğumu, adetlerin kurallaştırdığı bir ortamda geçirdim: Hasat mevsimi bitip, insanlar kış ihtiyaçlarını, kışın devamında baharın ve hasat mevsimine kadar yaz ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra bizim odamızda her akşam toplanırlar uzun kış gecelerinde sohbetler yaparlardı. Bu oturmalar ortak aklın, ortak çıkarların, ortak hizmet alanlarının, ortak duyarlılığın beslenip hayata geçirildiği bir nevi forum niteliğindedir. Kayseri’deki bu geleneksel oturmaların, oluşturduğu çok önemli hizmetler olmuştur. Hayır hizmetleri, yatırım hizmetleri, kültürel faaliyetler, çok sık rastlanılmasa da siyasi kadrolaşmalar hep buralarda şekillenir. Bu oturmalara ortak ilgi alanları örtüşen 8-10 kişiden 15-20 kişiye kadar insanlar, haftanın bir günü sırasıyla bir evde toplanırlar. Öncelikle dini konular konuşulur, sonra ortak meselelerini ele alırlar, günün konularını tartışırlar. Projeleri varsa onun detayları üzerinde dururlar.


 Mesela, Bünyan Elektrik Santrali böyle bir oturmanın mahsulüdür. Organize Sanayi Bölgesi, Çinkur, Meysu gibi tesisler de bu oturmaların gün yüzüne çıkardığı kuruluşlardır. Belli bir yaş, olgunluk ve kültür seviyesine ulaştıktan sonra burada da bu tür akşam oturmalarına katılmaya başladım. İlk oturma grubumuz, 1978 yılında oluştu. Burada, Ahmet Sarıalp, Ali Kaya, Burhan Karamustafaoğlu, Cemal Oğuzhan, Halit Erkiletlioğlu, Mehmet Baktır, Mehmet Çayırdağ, Mustafa Erkan, Mustafa İlhan, Naci Gavremoğlu, Tahir İbibik. Bu isimlerle başlayan beraberliğimiz, 35 yıldan bu yana çok ciddi aksamalar olmadan devam etti. Bu isimlerin hepsi kendi alanında temayüz etmiş dostlarımdır. Değişik hizmet alanlarından gelen bu gönül dostlarıyla, beraberliğimizin önemli meyvelerinden ziyade, tatlı hatıraları oldu.

Bunlardan ilki, 1998’de topluca Divriği Ulucami’ye yaptığımız seyahattir. 200 km’ye yaklaşan uzunca bir yolculuktan sonra Divriği’ye öğle üzeri ulaştık. Bu gezimiz bize coğrafyanın vatana dönüşmesinde taşla vurduğumuz kalıcı mührün heyecanını yaşattı. İlçenin güneydoğusunda bir tepenin eteğine 1228 yılında Mengücekoğulları’ndan Ahmet Şah tarafından inşa ettirilen bu Cami ve Daru’ş-Şifa, dünya tarihinin kalıcı miraslarından birisi olarak beni birçok yönüyle etkiledi. Burada dillenen sükût, bir hayat saltanatına dönüşüyor. Taşın gözlerinizi okşayan desenleri ruhunuza bir aşk kıvılcımının hayranlığını taşıyor. Burada hürriyetini kaybeden taşın haysiyetine ulaştığını, bir ilahi güzelliğin sembolü haline geldiğini görmek mutluluk veriyor insana. 8 asır önceki insanımızın o sanat dehasını nasıl izah edersiniz anlamak zor: Caminin taç kapılarından adeta fışkıran üzüm salkımları, o leziz tadını görüntüye dönüştürüp duygularınızı yıkıyor. Burada birkaç saatlik ziyaretimiz ömür boyu sürecek hasretlik duygusunun ilk kıvılcımını tutuşurdu yüreğimizde. Ben eserden çok bu eseri burada var eden iradeye, onu şekillendiren dehaya hayranlık ve geleceğimize güven duygusuyla ayrıldım buradan…

Arkasından GAP gezisi! Bu geziye son dakika da katılamama talihsizliğim oldu. Eşimin ciddi bir sağlık problemi beni engelledi, ancak giden ekibin anlattıklarıyla sanki oradaymışım gibi bir duyguyu yaşadım. Çünkü bu defa, GAP’ı sanal âlemde defalarca gezdim. O da yetmedi, bölgeye yalnız başıma gittim. Azgın Dicle ve Fırat sularına vurulan gemin toprağımızda bereket göllerine dönüşmesi büyük bir şanstı. Artık, bölge insanının asırlardır hüsrana uğrayan umutları burada berekete dönüşecekti. Hem kurak toprağa can verecek, hem de ülkenin kaderine enerji yükleyecekti. Bölgenin bu taşkın çocukları Dicle ve Fırat’ın Yukarı Mezopotamya’yı tarihinin hüzünlü sayfasından çıkarıp, geleceğinin ihtişamlı kuşatıcılığına taşırken, ekmeğimizden suyumuzdan kesilen 32 milyar doların sokağa atılmadığını görmek insana yalnızca mutluluk değil, aynı zamanda güven de veriyor. Nasıl vermesin ki, 25 büyük sulama projesiyle 1,8 milyar hektar alan suya kavuşacak kuraklığın yerini bereket tarlaları alacak. Burada Türk’ün mâkus talihinin yenildiği, muhteşem bir kalkınma hamlesinin geleceğe heyecanla taşınan hamlelerine her şeyinizle katılmış oluyorsunuz.


Ve Hatay’a gidişimiz… Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Haluk İpek, bizi oturma grubumuzdan Prof. Ad. Ali Kaya Aracılığıyla Hatay’a davet etti. 2001 yılında kalktık üç araba ile yola düştük. Giderken Kaya bize, İskenderun’un çok güzel kebabından söz etti. Geç saatte sözünü ettiği lokantaya ulaştık. İyi de acıkmıştık. Ancak lokanta deniz kenarında ve boştu. Biz, bir şeyler bulup yiyebilir miyiz diye içeriye yürürken, gruptan Gavremoğlu, İbibik ve Oğuzhan, bir köşe alkol alan birkaç kişilik bir müşteriyi görmüşler. ”Biz, içki içilen bu lokantada yemek yemeyiz”, diyerek dışarı yürüdüler. Doğal olarak topluca dışarı çıktık. Lokanta sahibi, “Ağabey, ben de Kayseriliyim, ben de içki kullanmamam, ancak burada alkolsüz lokanta bulamazsınız”, dediyse de, bizler topluca arabalarımıza döndük, ancak bizi oraya büyük umutlarla götüren Kaya’nın hali kötüydü. Sonuçtan fazla bozulmuştu, davranışlarıyla belli etmese de hali her şeyi anlatmaya yetiyordu. Dönüyoruz gecenin hayli geç vakti olmuştu, “İçim kıyılıyor bir şeyler yememiz lazım”, derken, Migros’un önüne geldik, “Buradan bir şeyler alalım”, diye arabayı durdurmak istedi, arkadaşlar yine itiraz ettiler: “Hayır, burasının o lokantadan ne farkı var, adamlar alkol satıyorlar, burada da yemeyiz!” Baktır bağırmaya başladı: “Yahu benim daha fazla duracak halim yok, bisküvi falan bir şeyler alalım hiç olmazsa”, dediyse de arabamız ilerlemişti. Bereket karşımıza Yimpaş çıktı. Saat de 22’ye gelmişti. Market kapanmak üzereydi. Bereket burasının işletme müdürü Ali Hoca’nın öğrencisiymiş. Müşterileri gönderdikten sonra bize hemen hamburger türü güzel bir sofra hazırladı. Karnımızı doyurduk gözümüzün önü açılmıştı. Market Müdürü, adeta Ali Hoca’nın lokantada yerle bir edilen prestijini yeniden inşa ve ihya edercesine, “Beyler Ali Hocam olmasaydı, ben bu saatten sonra burayı size açık tutamazdım”, diyerek Hocanın lokantada uğradığı hezimetini telafi etmiş oldu. Hatay’a gittik, üniversite misafirhanesine yerleştik. Sabah kahvaltımızı Rektörün vereceği bildirildi ve bizleri Üniversitenin özel misafirlerini ağırladıkları bir salona aldılar. Eyvah, içeride üçgen gibi merdivenler halinde sıralanmış duvarlara Türkiye’de ve Avrupa’da üretilen ne kadar içki varsa dizilmiş. Akşam kazan kaldıran arkadaşlarımızın gıkı çıkmadan burada kahvaltıyı yaptık. Bu defa, öğle yemeğinde de rektörün misafiri olduğumuz bildirildi. Bizi alıp bir lokantaya götürdüler. Bir de ne görelim, akşamleyin o bomboş lokanta lebalep adam dolu ve bize özel bir masa hazırlattırılmış. Hepimiz kuzu kuzu girdik içeri, Gavremoğlu, “Ben burada yemek yemem”, diye tutturdu. Rektör, onun eline büyükçe bir marulu alıp  dışarıda dolandığını görünce, “O beyefendi ne yapıyor, perhizi mi var yoksa. Gelsin içeri kendisi için gereken yemek neyse o hazırlattırılır”, dediyse de bir defa ‘ııh’ demişti, içeri gelmiyordu. Bu defa yanına gittim, “Mecelle’de bir hüküm vardır, zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar”, diye. Burada biz de keyfimizden oturmadık, ayıp olur”, dedim ve gönülsüz de olsa içeri girdi. Yemeği yedikten sonra dışarı çıktık; “Gördünüz mü beyler, keyfimizden olmasa da burada yemek bize nasipmiş dönüp geldik. Artık bunun yorumunu siz kendiniz yapın”, demekten kendimi alamadım. Adana Gezimiz doyumsuz iz bıraktı bizde: Dr. Mehmet Baktır’ın sınıf arkadaşı Adana Devlet Hastanesi Başhekimiydi Bizi Adana’ya davet etti. Bir bahar günü kalkıp yola çıktık. Önce Mersin’e uğrayıp orasının meşhur paça çorbasını içtik. Oradan Adana’ya geçtik. Öğleyin bizi bir lokantaya götürdü ev sahibimiz. Adana kebabı yiyeceğiz. Ancak kebaptan önce gelen garnitür neredeyse karnımızı doyurdu. Arkasından kebaplar geldi. Benim bir anlayışım vardır, gittiğim yerde gördüğüm güzelliği de eksikliği de o yerin sorumlularına söylemektir. Lokantada çok iyi bir hizmet gördük. Kalkıp lokanta sahibine teşekkür edeyim dedim:
“Beyefendi hizmetin mükemmeldi. Bizim oralarda böyle bir hizmet anlayışı nedense olmadı.”
Adam biraz da taşı gediğine koymak istedi galiba.
“Ağabey, ben de Kayseriliyim. Kayserili lokantada böyle bir hizmeti pek benimsemez.”
“Yani paraya kıyamaz demek istiyorsun öyle mi?”
“Evet, maalesef öyle!”
Doğrusu cevap verecek bir söz bulamadım.

Dönüşümüzde Tarsus’a uğrayıp Ashabı Kehf mağarasını ziyaret ettik. Bir güne sığdırdığımız bu gezinin, ekibin moral yenilemesi bakımından çok faydalı olduğunu söylemeliyim. Bu kış oturmalarımıza zaman zaman bazı dostlarımız kısa süreli katılıp ayrıldılarsa da, bu kadro sürekliliğini korudu. Bu kadar zaman içerisinde de unutamadığımız, hayatımıza renk katan bazı olayları yaşadık. Bunlar, bu tür yaşama biçiminin artıları ve eksileri olarak geleceğe bir sosyal hatıra olarak intikal etsin istedim: Bir gün bu oturmanın birisine katılamayacak kadar hastalandım. Yerimden kalkacak halim yok. Gece saat 01’e doğru zil çaldı. Hanım telaşlanmıştı, “Bu saatte neyin nesi acaba?” diye. Yataktan doğrulacak halim yoktu ama mecburen kalktım aşağı inip kapıyı açtım, bizim oturma grubu topluca gelmişler:
“Madem hastasın ziyaret edelim dedik!”
Yapacağım bir şey yoktu, üzerimi değiştim, ,Kamelyaya aldım ve
“Allah sizin hayrınızı versin.”
Mustafa Erkan, çıkıştı:
“Oturma azizim, biz buraya sucuk yemeye geldik!”
“Peki, getirdiniz mi?”
“Getirsek buraya niye gelelim?
“La havle” çekerek içeri döndüm, hanıma evde sucuk olup olmadığın sordum. Olduğunu söyledi. Buzdolabından hepsini aldım, bir koliye yakın yumurta da vardı onları da, birlikte mutfakta pişirip yedik. İşin ilginç tarafı, yatağından doğrulurken sendeleyen Muhsin, birden dirilmişti. Hastalığımın doktoru Mustafa Erkan’a muayeneye bile gerek kalmamıştı artık. Gecenin geç vaktine kadar, saat 03,5’a kadar yedik içtik, ilahiler, şarkılar okuduk ve dağıldık. Sabahleyin hiç hastalık atlatmamış gibi kalkıp işime gittim. Bu oturmalarımızı zaman zaman yemekliye de dönüştürdüğümüz oldu. Bir defasında, Burhan hoca, Hisarcık’ta, bize yemek vereceğini söyledi: “Yemeği orada yiyelim. Hemen karşımızda da Sauna var, oraya da gider terleriz.” Aslında yanlış bir başlangıç olacaktı, tok karnına saunaya gidilir mi? İşin o tarafını düşünen hiç olmadı. Kalkıp gittik. Karakışın tam ortası Kayseri tabiriyle “çat ayaz”ın hakim olduğu bir pazar günü, kış boyunca hiç yanmamış ev de sobayı yaktık, ama bana mısın demiyor. Sobanın yanındaki bardak buz tutmuş, ısı onu bile eritmiyor. Soğuk hepimizi sarstı. Dayanacak halimiz kalmadı, kıymalı soteyi ocakta kavurup yedik ve arabalarımıza atladığımız gibi Hamam’ın kapısına bile bakmadan kendimizi şehre attık. Ondan sonra, hocaya her oturmada, “bir daha bizi sakın oraya davet etme, hepimizin neslini kurutursun sonra”, demekten de kendimizi alamadık. İçimizden birisi çıkıp da, “önce saunaya gidelim sonra yemek yiyelim”, demedi. Öyle yapsaydık zatürreeden ekibin yarısını kaybedebilirdik.


Oturmadan doğan dernek ve dergiler
Benim bir başka oturma grubum da edebiyatçılarlaydı. Onun başlangıç tarihi daha eskilere gider. 1975’lerde oluşturmuştuk. Muin Feyzioğlu, Ahmet Sıvacı, Bekir Oğuzbaşaran, Kadir Keçebaş, Kadir Özdamarlar, Mahmut Çağlıgöncü, Mehmet Delibaş, Selim Tunçbilek, Süleyman Kocabaş, Ümit Fehmi Sorgunlu’dan oluşan bu ekip her hafta cuma akşamları bir araya gelir, hem gündemdeki edebi meseleleri tartışır hem de kendi ürünlerimiz üzerinde konuşurduk. Arada bir rahmetli Muzaffer Tok, Mehmet Şahin, Muzaffer Civelek, Cemal Özüven, Mahir Sürmelibey, Nevzat Özkan, Ünal Tayfur, Mahmut Sarıkaya, Şadi Kocabaş da dâhil olurdu. Bu ekibin önce Kayseri kültürüne, sonra da Türk kültürüne büyük katkıları oldu. Kayseri Sanatçılar Derneği’ni kurarak iki yıl üst üste kültür ve edebiyat ödülleri verdik. Bu ödüller sayesinde, Türkiye’mizin, Cemil Meriç, Ahmet Kabaklı, Mehmet Çınarlı, Durali Yılmaz, Bahattin Karakoç Mehmet Akif İnan, Sevinç Çokum, Mustafa Ruhi Şirin, Saim Sakaoğlu gibi daha birçok ünlü isim buraya geldi ve büyük törenlerle ödüllendirildi. Bu ekiple de Ankara, Sivas ve Osmaniye’ye grup halinde gezilerimiz oldu. Bu oturmalarda yaşadığımız birçok şeyi belki unuttuk, ama bu gezilerin hatırası hala hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır. Benim yayınladığım “Küçük Dergi”, Mahmut Çağlıgöncü’nün çıkardığı “Kültür ve Sanat” dergileri bu ekibin malzemesiyle hayatiyet buldu. Buradaki arkadaşların birçoğunun önemli eserleri yayımlandı. Ortak şuurun neler yapabileceğinin en güzel örneğini biz bu kadroyla gösterdik. Ne var ki, şair ve yazarlarda birkaç eser verdikten sonra ortaya çıkan ‘kifayet duygusu’ bu güzel ortama devam fırsatı vermedi. Buna rağmen, biz çok şeylerin birbirimizi anlama, kabullenme ve yüreklendirme ile göstermiş olduk. İstanbul’un, Marmara Kıraathanesi, Küllük’ü, Çınaraltı’sı, bizde bu akşam oturmalarıyla şekillenmiş oluyordu. O yıllarda başlayan bütünlüğümüz oturma şeklinde devam etmediyse de birçoklarıyla sıcak dostluk ilişkisi sürmektedir. Bu da bir edebiyatçı için az bir kazanç değildir. Çünkü Kayseri bugünkü kültürel dinamizmi o günlerin malzemesiyle hala beslenmektedir…“

Muhsin İlyas Subaşı- Şehir Dergisi
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Rıza Bozdağ 3 ay önce

muhsin ilyas subaşı hocama selamlar...