banner176
Gündem yoğunluğu ve öncelikli konular nedeniyle yazı dizisine biraz ara vermiştik. Aslında bu kadar bekletmemeliydim. Her neyse biraz hatırlayalım: en son Kurtuluş, büyükşehir belediyesine verilmek üzere hazırlattığı dilekçeleri, üyelerine dağıtıp, noter tasdiki ile ulaştıracaktı.
Kurtuluş ve arkadaşları dernekte oturmuşlar, sekreter Necla’nın, belediyeden gelen yazıyı okumasını bekliyorlardı. Herkesin çayını dağıttıktan sonra, masasına oturan Necla, yazıyı zarftan çıkartı ve okumaya başladı;
“-22/06/2016 tarihli, 122 sayılı dilekçenizde belirttiğiniz hususlar, başkanlığımızca incelenmiş olup en kısa zamanda gerekli çalışmalar sonuçlandırılacaktır. Başlamış olan ihale süreçleri, ülkemizde yaşanan gündem yoğunluğuna bağlı olarak aksamışsa da verilen sözler gecikmiş olsa da yerine getirilecektir.”
Büyükşehir Belediye Başkanı
Kurtuluş bu cevaptan hiç hoşnut olmadı. –yine belirsizlik yine yuvarlak bir izah. Bıktık ama artık. Yoğun gündem neden başka işlere engel olmuyor da bize gelince gecikiyor? Yok yok. Başka yolu kalmadı.
Arkadaşlarına dönerek yüksek sesle; -arkadaşlar herkese duyurun yarın eylem yapacağız. Büyükşehir belediyesi önünde bastonlarımızla bu durumu protesto edeceğiz. Necla’ya dönerek, -Necla hemen toplu SMS hattından üyelere bilgi ver yarın saat 13/00’te, orada olsunlar.
O Sabah her zamankinden daha heyecanlı ve telaşlıydı. Kravatını bağladıktan sonra, odadan koridora çıktı. Karısı Hülya’ya seslendi; -hayatım! Kanepenin altında megafon vardı ya, pilleri var mı? Çalışıyor mu? bakar mısın? Ben saçımı yapıp geliyorum. Daha bir sürü işim var. Diye homurdandıktan sonra, banyoya yöneldi. Saçlarını tararken içerden bir gıcırtı, ardından da Hülya’nın şarkı söyleyen sesini duydu. Megafon çalışıyordu.
-Harika diyerek çıktı. Ceketini de giydikten sonra, megafonun olduğu poşeti alıp Hülya’yı öptü ve –sen de çok gecikme hayatım. Çocukları anneme bırakınca çık. Kahve falan içme sana da ihtiyacımız olacak.
Hülya, kocasının heyecanını, duygusallığının verdiği etkiyle, bir yandan tebessüm, bir yandan bir burukluk hissiyle yorumluyor, nemlenmiş gözlerinin hayran bakışlarıyla uğurluyordu onu. Yutkunarak; -Peki canım. Diyebildi sadece.
Otobüs durağı ile evi arasındaki mesafe yaklaşık 250 metre kadardı. Hızlı giderse saati gelen otobüse yetişebilirdi. –daha pankartlar alınacak. Derken, bir araç sesi duydu arkasından. Oldukça hızlı geliyordu. Böyle durumlarda araç yanından geçinceye kadar kaldırıma çıkıp oradan yürür, araç gittikten sonra yola inip kaldırım kenarından yürümeye devam ederdi. Çünkü kaldırımlarda dalları eğilmiş ağaçlar, reklam tabelaları ve direklerin yanı sıra araç parkını engellemek amaçlı konulmuş beton mantarlar vardı. Bu kadar tuzak varken kaldırımdan yürümek oldukça riskliydi. Arabanın sesi iyice yaklaştı. Kaldırımdan yürürken yoldaki kadar hızlı gidemiyordu. Yokuş aşağı inen yolun devamında kaldırım biraz genişliyordu. O yüzden ve bir araba sesi daha duyunca inmemeye karar verdi. Fakat tam bu esnada, bastonu sağa sürüklediği bir anda sol ayağı boşluğa geldi. Yokuş aşağı olduğu için dengesini koruyamadı ve sağ ayağı da sol ayağının yanına boşluğa geldi ve bütün vücuduyla aşağı doğru çekildi. Bastonu elinden kaçıp kaldırımdan yuvarlanmaya başladı. Çenesi çukurun kenarına takılmış olsa da onu yukarıda tutmaya yetmemiş ağırlığı ile sürtünerek dibine kadar düşmüştü. Yaklaşık on metre kadar derine düşen Kurtuluş, bağırıyor, sesini yutan derinlik duyulmasına engel oluyordu. Megafonun bulunduğu poşet de bastonla yarışırcasına yuvarlanıyordu. En son bir kamyonun altında sekerken arka tekerleğinin altında ezildi.
Yara bere içinde kalan Kurtuluş’un, bağırmaktan sesi iyice kısılmıştı. Parçalanmış çenesinden, ellerinden dirseklerine kadar yüzülmüş yarasından ve dizkapaklarından, paramparça olmuş kıyafetlerinin arasından damlayan kanı, çöküp kaldığı su birikintisini kızıla boyadı. Telefonu aklına geldi. Elini cebine doğru hareket ettirmek istediği bir anda, belinde bir sıcaklık hissetti. Bu sıcaklık, düşerken beline saplanan bir demirin sıcaklığı idi. Kolunu oynatamıyordu. Diğer kolunu denedi olmadı. Sıcaklık yerini tahammül edilemez bir acıya bıraktı ve görmeyen gözlerini bir daha açılmamasına kapattı.
Necla Derneği açmış, çayı da koymuş, Kurtuluşun dediği saatte, her zamankinden biraz daha erken gelerek, Kurtuluş’u bekliyordu. Birlikte reklamcıya gidip pankartları alacaklardı. Gecikince aramaya karar verdi. Telefonu aldı ve numarasını rehberden bulup aradı. Kapalıydı. Birkaç defa daha denedikten sonra Hülya’yı aramaya karar verdi.
Hülya, o bayağı telaşlıydı telefonu açmayı unutmuş olabilir. Ben çocukları bıraktım birazdan ben de gelirim. Olmazsa birlikte gideriz Necla’cığım. diyerek. İçindeki ürpertiye anlam veremedi. Annesine seslendi; -ben çıkıyorum anne çocukları çok şımartma; sonra bizim tepmemize çıkıyorlar. Görüşürüz. Diyerek annesini hiç dinlemeden çıktı. Annesinin evi kendi evlerine yakındı. O yüzden Kurtuluş’un kullandığı güzergahı kullanarak otobüs durağına ulaşacaktı. Durağa doğru yaklaşınca bir otobüs geldi, durağa yanaştı. Tam otobüse binmek üzere hızlandığı bir anda, Kurtuluş’un bastonunu durağın kenarında yatık vaziyette gördü. Etrafına şaşkın gözlerle bakarken, megafonun bulunduğu poşeti yolun karşı tarafında ezilmiş vaziyette gördü ve yolda yürürken açık duran rögarın Kocası için tehlikeli olabileceği fikri aklına tekrar geldi. Hızlı adımlarla yokuş yukarı çukurun bulunduğu yere doğru yöneldi…
Devamı haftaya
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner182

banner181