Korona virüsü doğal veya yapay bir şekilde var oldu. Bundan ziyade daha önemlisi bu virüsün hayatımıza etkisi oldukça fazla oldu ve olmaya da devam edecek. Ekonomi, kültür, iktisat, iletişim, tarım, doğa ve en önemlisi sağlığımız tehdit altında. Özetle hayatımızın orta yerinde yer aldı. Bu gerçekten kaçamayız. “Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.” Bu söz belki de son günlerde en çok duyduğumuz söz oldu.
 Peki, nasıl olacak?
         Aliya’nın güzel bir sözü var: ‘İki çocuğunuz varsa birini savaşa, diğerini barışa hazırlayın. Eğer savaşın içinde barışı planlamazsanız, savaştıklarınız barışta sizi yönetir,  meydanda kazandığınızı masada kaybedersiniz.’ 
Daha büyük ufukları görmek için Aliya gibi entelektüellerin omuzlarından bakmalıyız hayata.
İşte “nasıl” olacağı ile ilgili kim hazırlık yaparsa sürecin kazananı o olacaktır. Virüs ile bir savaş halinde olduğumuz doğru. Virüsün yapay veya doğal bir şekilde var olduğunu söylemiştik. Bundan sonrası için muhakkak (Barış dönemi) planımız olmalı.     
         Normalleşme dediğimiz durumda eskiye değil, yeniye bir hamle olmalı. Çünkü sözde dünyanın süper güçleri boş durmuyor; kapitalist sistem ne düşünüyor?  Nasıl bir tezgah bizleri bekliyor? Güç merkezi nereye düşecek? Türkiye’nin payı ne olacak? Belki de bu sorular içinde en önemlisi son soru bizim için. Bu ve benzeri birçok zor soru cevap bekliyor.
         Bu pandemi sürecinde evde oturduğumuz yerden birçok uzman ve fikir adamını izlemek belki de sürecin en olumlu yanıydı. Ben de kafamdaki bu sorulara cevap ararken, bu konulara kafa yoran Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir Bey’i dinledim. Bazı soruların cevaplarını ve daha doğrusu cevaba giden yolları ondan aktaracağım. Çünkü cevaptan bile daha önemlisi izlediğimiz yol.
         “ Bizim inancımıza ve İbni Haldun’nun söylevi ile tarih döngüsel bir devinim içinde. Pozitivist düşüncenin ileri sürdüğü gibi olay ve olgular bir birinden bağımsız ve kopuk değil. Tam aksine bir biri ile bağlantılı. O sebeple biliyoruz ki insanın var olduğu ilk günden itibaren bulaşıcı birçok hastalık insana musallat olmuş.
            Cevabı ararken bu geçmiş tecrübelerden yola çıkarak gelecek perspektifi ile arayış içinde olmalıyız. Çünkü bulanlar her zaman arayanlardır. İşimiz vaktimizden çok… Daha fazla aramalıyız. Bu durum bizim için fırsat olabilir. Durma noktasına gelmiş sistemleri ile durağan haldeki batıya ve hatta Dünya’ya yeni bir vizyon ile varız demeliyiz. Bu bizim üzerimize vazifedir.”
 
           Cevap ararken izleyeceğimiz yol Turgay Bey’in dediği gibi olmalı diye düşünenlerdenim. En başta Aliya İzzetbegoviç’ten alıntıladığım sözde aslında bize bunu söylüyor.
          Şu durumda tüm Dünya eşitlendi diyebiliriz. Batı’nın bize rol biçmesine imkan vermeden biz kendi değerlerimiz ile varız demeliyiz. Pozitivizmin her şeyi dünyevileştirdiği bu süreçte daha çok ortaya çıktı. Bunun en net örneği pandemi süreci boyunca evlerine kapanmak durumunda kalan insanlar genel olarak bir buhrana sürüklendi. Biz kendi duruşumuz ile buna karşı koymalıyız. Aslında buna da mecburuz.
           Geleceğe dair çeşitli senaryolar kurgulayan fütüristler bu süreçte birçok tahminde bulunmaya başladılar. Kimimiz için ütopya olsa bile bazıları için bunlar devlet politikası şuanda.
          Ben bundan sonrası için “Dijital Çağ” olarak adlandırılacağını tahmin ediyorum. Hızla artan teknoloji ile bu durum kaçınılmaz bir gerçek. Nesnelerin interneti, büyük veri, robotlar, insansız araçlar ve yapay zeka konuları zaten oldukça uzun zamandır gündemimizdeydi. Bu süreçle beraber ‘gelecek vizyonu’ tamamen dijitalleşme üzerine kurgulanmaya başladı. Hatta öyle oldu ki en ünlü fütüristlerin bile 2050 ‘ler için kurguladığı; akıllı şehirler, akıllı mağazalar, akıllı bankalar, akıllı okullar ve akıllı hastaneler bu süreç ile hayatımıza girdi. Giderek bunlar yaygınlaşacak. Tüm bunlar gözümüzün önünde oldu ve olmaya devam edecek.
           Bundan sonrası için insanın payına ne düşecek? En önemli soru ve sorunsal bu olsa gerek. Çünkü tüm bu tahminde bulunanlar sizlerinde takip ettiği gibi sadece maddeye dayalı tahminlerde bulunuyorlar. Ki bu tahminlerinde bile 20-30 yıllık bir yanılma yaşadılar. Ama söz konusu insan olunca sessiz kalıyorlar. Maddeyi insandan ayrı düşünmemek gerek. Maddenin insan için var olduğunu bilerek merkeze insanı koyarak senaryoya başlamak daha doğru olur. Neticede maddeye şekil veren insan. İnsan aklı ne kadar ise maddenin gideceği yer o kadardır.
          Aslında şöyle yorumlayabiliriz; doğa, teknolojiden ve bunun kölesi olmuş insandan intikam alıyor. Kendi yaşam alanlarını yok eden insan, sonunda, kendisi de yok olma duygusuyla karşı karşıya kaldı. Çaresizlik tüm dünyayı esir aldı; zengin-fakir, güçlü-zayıf, gelişmiş-geri kalmış arasında fark kalmadı.
          İnsan, aslında bu aşamada ciddi bir insanlık sınavından da geçmektedir. Hangi hasletleri kaybettik ve acaba teknoloji robotu yapmanın yanında insanı da mı robota çevirdik? 'İnsan ne kadar insan?' diye durup düşünmenin zamanı çoktan geldi.
          Bu süreçle beraber bilgiden daha çok hissetmeye, makineden daha çok insanlığa ihtiyacımız olduğunu yaşayarak gördük…
          Tüm dünyayı iyiliğin kurtaracağını düşünüyorum…
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Gülsüm 2 hafta önce

Kaleminize sağlık hocam