Hepimizin bir hayat mücadelesi var. Doğarız; bebeklik, çocukluk, gençlik, orta yaş ve yaşlılık sonrası bu aleme veda ederiz. Bir de aramızdan erken ayrılanlar var tabi. Mukadderattır. İnsan olarak bütün bu gördüğümüz şeyler bizden önce de hayatın hakikatleri olarak var olagelmiştir.
Biz, bizden önce var olmuş ve kuralları oluşmuş bir topluma doğarız. Büyüme ve ergenlik dönemimizde yakın çevremiz tarafından bu kurallar öğretilir, uygulatılır.
İlk önceleri bunları kavramakla geçer hayat. Sonra, bu kuralların bir kısmı bize problemler üretmeye başlar ve o zaman onları sorgulama sürecine geçeriz.
Bunlar hangi kurallardır? Bunlar, içine doğduğumuz çevreye adapte olmak için, uyum kurallarıdır. İçinde örf vardır, teknik meseleler vardır. Ekonomik, sosyal, siyasal mücadelelerin ürettiği, daha doğrusu, din hariç, insanların ürettiği kurallar. İÇLERİNDE DOĞRU OLANLAR VE YANLIŞ OLANLAR VARDIR.
Fakat, çok önemli bir şey var ki, o da şudur; herkes aynı çevreye doğmaz. Kimimiz Kayseri’de doğar, kimimiz İstanbul’da, kimimiz Hindistan’da bir Budist ailede, kimimiz Amerika’da, İsrail’de, Londra’da ya da Afrika’daki ilkel bir kabilenin içinde doğarız.
Yine çok önemli bir mesele daha var ki, o da, kimimiz bin yıl önce, kimimiz iki yüz yıl önce, kimimiz bugünlerde veya tarihin çok başka bir çağında doğmuş oluruz. Bir de gelecekte doğacak olanlarımız var ki onlar da kader kitabında yazılıdır.
Asıl mesele ,bu kuralların sorgulanmasından sonraki süreçte, bireysel ve toplumsal olarak  nasıl bir rotanın tercih edileceğidir. Her farklı çevrenin ürettiği doğrular vardır. Yani Londra’daki bireyler için değişik doğrular vardır , Arabistan’daki bireyler için ilginç doğrular, Moskova’dakiler için farklı doğrular vardır ve ilave olarak bütün bu coğrafyalar için yine ortak benimsenecek doğrular vardır. İşte bu “doğruların” bizim için hangilerinin geçerli olacağını, hangilerinin ‘saçma’ olacağını fark etmemizi sağlayacak olgunlaşmayı nasıl elde edeceğiz?
Dünya koşuyor. O her gün yeniden kuruluyor. Fakat biz, içine doğduğumuz çevrenin şekillendirip önemli ölçüde tahrip ettiği bireylere dönüşüyoruz. Hayat boyu içimize kazınmış, işe yaramayan doğruların(!)  gönüllüsü olarak,  oluşan sıkıntı  ve sorunları kabullenerek yaşıyoruz. Dünya’yı pek iyi tanımıyoruz. İnsanımız genelde dünyayı tatil veya ticari amaçlı geziyor, sorgulama ise çok zayıf. Lüks oteller zaten nefisleri uyarıyor, akıl etmeyi değil. 
Elbette insanız hatalar yapabiliriz. Ayrıca kaderimiz de yazılıdır. Lakin o mesele başka. Elimizden gelen her şey bizdendir. Kendi tercihlerimizden hesaba çekileceğiz. Nelerin peşinden gidersek onların götüreceği yer bizimdir. Neleri seviyoruz, nelerden hoşlanmıyor hatta nefret ediyoruz; rotamızın sırrı orada !
Şimdi kendi doğrularımızı sorgulamanın vaktidir. Çevremizdeki kuralları sorgulamanın vaktidir.
Ne için yaşıyoruz. Neden çalışıyoruz. Sadece para için mi koşuyoruz.?
Her insanın doğuştan gelen bir yaratılış gayesi vardır. Bundan haberdar mıyız? Yüce Allah bizi hangi gaye için yarattı? Lakin ben hangi gayeye koşmaktayım? Londra’daki, Hindistan’daki, Amerika’da veya Almanya’daki kapitalist  yaşayanlara mı benziyorum, yoksa kime ?. Hangisi doğru, onların yaşam tarzı mı?  Ya da benim alternatifim nedir ?
Ülkemdeki milyonlarca insanın yaşadığı bunalımların hemen hemen hepsinin sebebi doğru bildikleri yanlışlara sarılmalarıdır. Bunun sebebi ise, içine doğdukları ve sorgulamadan adapte olmaya çalıştıkları çevreleridir.
Hayır! insan önce yaratılış gayesini sorgulamalıdır. Onu fark etmelidir. Onu kılavuz edinmeli ve o yolda yaşamalıdır. Yoksa başarısız olacak, belki de zulme başvuracaktır.
Dünyayı cehenneme çevirenler, Allah’ın, onları yaratma gayesinden yüz çevirip şeytanın gayesine tutunanlardır.
Diyelim ki Kayseri’de, istisnalar hariç, genel durum nedir?
Mesela gençlerimize sorsak : “senin için saadet nedir ?” diye. Alacağımız cevaplar, genelde servet ve iktidarın elde edilmesiyle ilgili olacaktır. Biraz açarsak; yüksek makam, yüksek maaş ve kariyer, evin, arabanın ve eşyanın en iyisini kuşanmak ve bol tüketim şeklinde karşımıza çıkan bir ‘saadet formülü’ vardır maalesef..
Bakın bu tip bir saadet anlayışı, bir Almanın, bir İngilizin, bir Rus ya da Amerikalınınkiyle aynıdır !
Bugün, bizim insanımızın yakın çevresinin ona öğrettiği saadet anlayışının, Müslüman olmayan toplumlarınkiyle aynı olduğunu görmekteyiz.
Gerçekten Müslüman bir toplumun saadet anlayışı asla böyle olamaz !
Müslüman bir çevrede kapitalist gayeler yoktur. Lakin bolluk, bereket, servet elbette daha fazladır ve ‘ümmetin’ arasında meşru yollarla taksim edilir. Çünkü Müslüman olma coşkusu vardır, İslam birliği ve dayanışması vardır, güven ve istikrar vardır. Faiz yoktur; bütçe açığı değil bütçe fazlası vardır. Yani orada çok şey vardır..
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı çok bariz bir mesaj sunuyor. Diyor ki : “Ey Müslüman! Yaşam tarzını ve yakın çevreni yeniden ele al, bir daha düşün ve model olarak Ramazana benzet.”
Müslümanın saadet anlayışında evvela Allah’a ve onun Rasulü’ne derin bir saygı ve bağlılık vardır. Saadet, Rabbimizin kitabına sarılmakla elde edilir. Ancak Onun yolunda kazanılabilir.
Saadet, Allah’ın emir ve yasaklarına bağlı olarak dosdoğru yaşamaktır. Yaşam şeklimizi Peygamber (S.A.V.) efendimizin Medine’sine benzetmektir saadet.
Saadet, kimsesizlerin kimsesi olmaktır, hayır ve iyilikte yarışmaktır.
Bir Müslümanın elbette helal serveti olacaktır lakin onunla değil, adaletiyle, doğruluğuyla , gösterişsiz yaşamıyla sevinç duyacaktır. Mazlumları kollayıp sevindirdikçe ve ibadetlerinde kusur etmedikçe huzura erecektir.
Allah hayır hasenat sahibi kullarını donatır, cömertlere karşı daha çok cömert olur. Allah’ın izni ve inayetiyle zaten mal mülk olur. Müslüman bir çevrede bolluk olur.
Bizim meselemiz; hangi çevrede, hangi coğrafyada dünyaya gelirsek gelelim; Allah ve Rasulü’nün gösterdiği istikamete uygun bir yaşam tarzı edinmenin SAADET olduğunun bilinmesidir.
Özet olarak; doğrular Allah’ın doğruları, kurallar Allah’ın kurallarıdır, farklı toplumlar da Allah’ın kullarıdır.
Bize düşen saadete ermek için içinde yaşadığımız çevrenin ne kadar yanlış ve hayat karartıcı kuralları varsa onlardan sıyrılmak için Kur’an’a ve Rasulüllah’a koşmaktır.
Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu..
Selam…
 
 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.