80’li yılların sonları… Ankara’da, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın çocuklarına Türkçe-Türk Kültürü Derslerini okutmak üzere gönderilecek öğretmenlerin uyum (oryantasyon) kursunu yapıyoruz. Farklı konularda uzmanlık bilgisi olan değişik kurumlardan öğretim görevlilerinin uyum programında yer aldığı kursun son günü gelip çatmıştı. Kursun kapanışına, o gün çalıştığım kurumun en tepesinde bulunan yöneticiyi özellikle davet etmiş ve öğretmenlerimizle buluşturarak kapanış konuşmasını yapmasını istirham etmiştik. O da kapanış programı başlamadan bir saat önce geldi ve “Bir soru soracağım, öğretmenlerimizin tutum ve tavrı konusundan (kursta bulunan öğretmenlerin örnekleminden) hareketle evrenin (öğretmen toplumunun geneli) durumu hakkındaki yorumu size bırakacağım.” dedi.
              Biz acaba ne soracak ve buradan nereye gitmek istiyor kurum yöneticimiz diye meraklandık. Tabi o zaman bilgisayar, projeksiyon vb. eğitim araçlarımız yok. En gözde eğitim malzemesi tepegöz aracı. Tepegözden tahtaya birbirine paralel iki doğru yansıttı. Doğrulardan biri ok işaretli diğeri düz çizgi şeklinde idi. Sorusunu sordu. “Bunlardan hangisi uzun?” Aslında ikisinin uzunluğu da aynı imiş. Fakat bu cevabı tartışma sonunda öğrendik.
              Kursiyer öğretmenler başladılar görüş bildirmeye ve hemen iki grup oluştu. Bir kısmı, çizginin iki ucunda ok işareti olanın uzun olduğunu, diğer grup ise düz çizginin uzun olduğunu iddia ediyordu. Tartışma çok heyecanla sürüyor ve zaman zaman tartışmanın üslubu da sertleşiyordu. Bir öğretmen kalkıyor kendi doğrusunu söylerken, karşı tarafa “Gözlük vereyim, gözlük tak göremiyorsan” ifadesi ile başlayan hoş olmayan ve karşı tarafı küçümseyen ifadeler kullanırken, bu davranışı karşı gruptan hemen karşılık buluyor ve “Sen büyüteçle bakmalısın. Sanırım sıkıntı senin gözünde…” ifadelerini kullanıyordu. Tartışma gittikçe keskin ifadelere dönüşüyor ve gruplar birbirini inciten kelimeleri kullanıyorlardı.
              Nihayet iki grupta argümanlarını sıralarken yukarıda da belirttiğim gibi kelimelerini, hep karşı tarafı alaya almaya, küçük düşürmeye yönelik uç diyebileceğimiz perdeden seçiyorlardı. Bu durum ortamı her dakika geriyor ve gruplar birbirlerini suçluyor, tahrik ediyor ve küçümser davranışlar sergiliyorlardı. Grup üyelerinden bazıları o kadar heyecanlanıyorlardı ki ayağa kalkıp rakibin yanına kadar gidiyor ve bağırarak “ Al şu gözlüğü bir de böyle bak…” gibi karşı tarafı tahrik eden cümleler kuruyorlardı.
              Artık müdahale etmenin zamanı geldi der gibi... Soruyu soran birim yetkilisi mikrofonu aldı ve herkese yerlerine oturmalarını, sessiz olmalarını rica etti. “Bu çizgilerin boyları aynı arkadaşlar.” diyerek sözlerine başladı. Ardından bunun bir deney olduğunu ve sosyal psikolojide buna benzer deneylerin yapıldığını belirterek bu basit soruda da toplumsal yapının nasıl birden anlamsız bir şekilde etkilenip ortadan ikiye ayrıldığını söyledi. Konuşmasına devamla “Bu basit bir deneyde de görüldüğü gibi, bizim toplum olarak çok çabuk gaza geldiğimizi, ortadan ikiye bölünme ve karşı tarafı susturma, sindirme amaçlı tutum ve davranışları sergilediğimizi görmüş olduk.” dedi.
              Bunun üzerine bazı kursiyerler insani refleksleri ile gidip biraz önce kaba davrandıkları arkadaşlarından özür dilediler. Ortalık sakinleşti ve önyargılı olmanın ve akl-ı selim davranmamanın bizim yakın tarihimizde (Maraş, Çorum, Sivas olayları vb.) istenmeyen büyük acıların ve sıkıntıların yaşanmasına sebep olduğunu görmenin ve anlamanın ezikliği ile herkes kendi payına dersini aldı.
              Ne dersiniz? Gerçekten seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde, yukarıdaki deneyin ortaya koyduğu gerçeğe hak verdirir bir süreci mi yaşıyoruz, sorusunu sormadan edemiyor insan. Nerede akl-ı selim? Neden hep kavga ile meselelere yaklaşıyoruz? Seçimlerin bir karnaval havasında, milleti aydınlatmaya ve partilerin yeni yeni projelerle milletin önüne çıkmalarına vesile olması daha anlamlı değil mi? İlle de rakibi suçlamak, onu küçük görmek veya ona hakaretamiz sözler söylemek hangi kültür kodumuzun üstüne bina edilebilir ki? Daha bir nezaket, zarafet ve naif bir üslup kullanılamaz mı? Kelimeler daha özenle seçilemez mi? Kur’an’da, “Allah, zulme uğrayan kimse dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah şüphesiz işitendir, bilendir”  (4/NİSÂ-148) ayetini, nasıl yorumlayıp, üslubunuzun neresine koyacağız.
              Biz seçimler yapıldıktan sonra da bu ülkede kardeş olarak birlikte yaşamayacak mıyız? Rakibi hep düşman görerek ve düşman bilerek mi yaşayacağız? Yoksa rakibimize, bizi daha fazla çalışmaya ve daha fazla proje üretmeye zorlayan iş ortağımız, paydaşımız diye mi bakmamız gerekir? Herhalde ikincisi daha hoş geliyor kulağa… Bir de bu gözle bakmaya çalışsak, yani rakibimiz, hızımıza hız katan iş ortağımız, paydaşımız olsa, vatandaşa ve yetişen gençlere daha iyi örneklik sergilemiş olmaz mıyız acaba?
              Herkesin üslubuna dikkat etmesi ve herkes için basiretin bağlanmaması dileği ile…                  
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.