Necip Fazıl KISAKÜREK Rahmetlinin ismini ilk duyduğumda 7-8 yaşlarımda idim. Yetmişli yıllardı…  Yazdığı yazılardan dolayı almış olduğu cezayı çekmek üzere Yeşilhisar Hapishanesine getirildiği büyüklerimiz arasında konuşuluyor, grup grup ziyaretine gidiliyordu. Gösterilen ilgi ve alakadan etkilenip bizde ziyaret edip tanımak istiyoruz ama yaşımızın küçüklüğü buna engel gösteriliyor, gidemiyorduk.  Hapishane yönetiminin izin verdiği ölçüde sık sık evlerden Hapishaneye yemekler taşındığını hatırlıyorum.
                İsmini biliyor olmanın hissettirmiş olduğu yakınlıkla, daha sonra yazıları ve kitaplarını fırsat ölçüsünde takip etmeye çalıştım. Büyük Doğu Mecmuaları, Raporlar, Çöle İnen Nur, O ve Ben, Kafa Kağıdı, Reis Bey, Çile…..
                Eğitim amacıyla İstanbul’a yolumuz düştüğünde, Rahmetli son yıllarını yaşıyordu.  Orada da bizden büyük Ağabeylerimiz ve Hocalarımız, Rahatsızlığını mazeret gösterip ziyarete gidilmemesini tavsiye ediyorlardı.
                Benim için acı bir durum ama Rahmetliye en yakın olduğum an, Onun cenazesine katıldığım an oldu…  Maceralı bir cenaze namazı, Fatih Camiinden cenaze ile birlikte Eyüp Mezarlığına tehlike dolu bir yürüyüş, cenaze namazına katılanların çoğunun katılamadığı cenazenin Eyüp’te defni…
                1983 Yılı,  Mayıs ayının 25’inci günüydü…  Üsküdar Bağlarbaşı’nda bulunan okulumuza geldiğimiz sabah saatlerinde, Üstadın Hakka yürüdüğü, cenazesinin öğle namazında Fatih Caminden kalkacağı duyuldu.  Feriköy Konya Yurdunda aynı odada kaldığımız arkadaşlarla haberleştik ve Fatih Camine gitmek üzere yola çıktık.
                Piyasada seçim söylentileri yeni yeni dolaşıyor olsa da, Sıkı Yönetim tüm sosyal hayatta ve devlet yönetiminde etkisini en etkili biçimde göstermeye davam ediyordu.  Cami avlusuna geldiğimde dikkatimi üç şey çok çekmişti… Birincisi kalabalığın çok olması… İkincisi kalabalığın içindeki sarıklı, cübbeli, elinde doksan dokuzluk tesbih sallandıran sakallı insanların çokluğu…  Üçüncüsü tahmin ettiğiniz gibi, emniyet güçlerinin çokluğu….
                Mahşeri bir kalabalıkla öğle namazı ve ardından cenaze namazı kılındı. Cenaze musalladan alındı, omuzlarda Fevzi Paşa Caddesine getirildi. Buraya kadar her şey normal…  Ama Fevzi Paşa Caddesine inilince, sıkıntılı bir hareketlilik başladı. Kalabalığın çokluğundan dolayı her şey gözümüzün önünde cereyan etmiyor…  Ne olup bittiğini hemen anlayamıyoruz…
                Anlamaya çalıştığımda şunu fark ettim. Fevzi Paşa Caddesinin, Fatih otobüslerinin kalktığı noktasına yakın bir yerde cenaze arabası duruyor.  Hemen önünde çok sayıda, emniyete ve askeriyeye ait otobüsler duruyor. Cenaze arabasının hemen arkasında da üstadın cenazesi omuzlarda… Fakat bir itiş - kakış cereyan ediyor…
  Hengâmenin sebebi; emniyet güçleri cenazenin, cenaze arabasına konulması için ısrar ediyor, ama cenazeye katılanlar arabaya koydurmak istemiyor. Eyüp Mezarlığına omuzlarda götürmek istiyorlar.         Bunun Necip Fazıl Rahmetlinin vasiyeti olduğu söyleniyor,  Üstadın “Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;/Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam…” mısralarını delil olarak göstermeye çalışıyorlardı.
 Bu durum tahmin edilenden daha uzun sürdü. Bizler cenazeye çok yaklaşamadığımız için biraz edilgen konumdayız ve durumu anlamaya çalışıyoruz.
                İtiş kakış devam ederken, kalabalığın arasından farklı yerlerden ama aynı anda “Tekbîîr” Çağrıları duyulmaya başlandı. Fakat bana yakın olan noktalardan gördüğüm kadarıyla, çağrıyı başlatanlar kalabalığın içinde bulunan sarıklı, cübbeli, elinde doksan dokuzluk tesbih sallandıran sakallı insanlardı. Diğer noktalardakilerinde aynı özellikleri taşıyan kişiler olduğunu daha sonra arkadaşlardan teyit ettim. (O zamanlar “provokatör” kavramı pek bilinmezdi.) Çağrıya kalabalık, “Allahü Ekber” nidalarıyla cevap vermeye başladı.  Özellikle Sıkı Yönetim zamanlarında bu çağrılar pek alışılmış şeyler değil tabii ki! Hele o zamanlar…
Sonra tekbirden vaz geçildi, iş birden “kahrolsun polis” çağrılarına dönüştü. Yine aralardan çağrılar yükseliyor, sonra kalabalık tekrar ediyor… Bu, başlar başlamaz, mahşeri kalabalığın etrafı askerlerle çevriliverdi. Ama susmak yerine çağrılar “kahrolsun polis, kahrolsun asker”  söylemine dönüştü. Bu bağırışıma çağırışıma devam ederken, asker cenaze arabası ve cenazenin olduğu yere coplarla dalıp kalabalıktan ayırdı. Cenaze arabaya kondu. Önündeki kalabalık dağıtıldı ve cenaze Eyüp mezarlığına doğru yola çıkartıldı…
                Cenaze gidiyor ama kalabalık ne durumda?...  Askerler ve polisler, kalabalıktan kimi tuttularsa, bazılarını kelepçeleyerek, bazılarını yaka paça sürükleyerek,  emniyetin ve askeriyenin araçlarına bindiriyorlar…  İnsanlar hem yakalanmamak için kaçıyor, hem definde bulunabilmek için cenazenin ardından koşmaya çalışıyorlar.
                Kalabalık o kadar fazla ki, yakalama için seçici davranmaya hiç gerek yok! Kim gelirse yakala; reoya, cemseye doldur! Bende tam yakalanıyordum ki, tahminim iki buçuk metre kadar yükseklikteki bir duvardan aşağı kendimi attığımı hatırlıyorum. Bayağı bir diz ağrısı çekmiştim. Ama Selimiye Kışlasında geçirilecek üç günden iyidir…  Beni yakalamak isteyen asker, benim duvardan atlamamı hiç önemsemedi bile… Geride yakalayabileceği çok insan vardı çünkü…
                Öyle - böyle ben dâhil kalabalığın küçük bir kısmi Eyüp mezarlığına varabildik. Benim vardığımda vakit ikindiye yaklaşmış, Üstadın cenazesi defnedilmişti. Kalabalık dağılmak üzere idi… Hem bir duada bulundum, hem de mezarın yerini öğrenmiş oldum… Bu arada elbette Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret…
                Yurda ve okula döndüğümüz zamanlarda arkadaşlarımızdan bazılarının otobüslerle Gayrettepe II. Şubeye, Bazılarının II. Ordu Selimiye Kışlasına götürüldüğünü öğrendik. Çok şükür uzun sürmedi 3-4 gün sonra kendilerine kavuştuk…
                “Eserlerinden ve yazılarından çok şey öğrendiğim Üstadıma Ölümünün 37. Sene-i devriyesinde Allah’tan rahmet diliyor, taksiratının hasenata tebdil edilmesini Rabbimden niyaz ediyorum.”

 
Aç kapıyı haber var,
                Ötenin ötesinden.
                Dudaklarda şarkılar,
                Kurtuluş bestesinden.
 
Biz geldik, bilen bilsin.
Gönül gönül girilsin.
İnsanlar devşirilsin,
Sonsuzluk destesinden.           (N. F. KISAKÜREK)       Selam ve dua ile….
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
mehmet harmancı 2 hafta önce

çok güzel sevgili i̇brahim tebrik ederim slmlar

Misafir Avatar
İbrahim UYAR 1 hafta önce @mehmet harmancı

ilginize teşekkür ederim. selam ve saygılarımla.

Beğenmedim! (0)
Avatar
Abdulkadir Kördemir 2 hafta önce

Yüreğine sağlık müdürüm bütün kitaplarını okudum neredeyse ama O ve BEN beni çok etkilemişti rabbim ondan ve sizden razı olsun hayırlı iftarlar hayırlı bayramlar

Misafir Avatar
İbrahim UYAR 1 hafta önce @Abdulkadir Kördemir

hakikaten üstadın kitap, şiir ve yazıları çok etkileyici. rabbim hepimizi faydalananlardan eylesin. ilginize teşekkür ederim. selamlar.

Beğenmedim! (0)