Bir koşturma bir telaş akıp gidiyor hayatımız. Doğanlarımız, ölenlerimiz, geride bıraktıklarımız, ideallerimiz, hedeflerimiz sürekli ama sürekli bir telaş ile akıp gidiyor zaman. Akıp giderken bize kazandırdıkları bizden alıp götürdükleri de olacak elbette olmuyor mu? Belki de yaşadıklarımızın ağırlığına göre fazlasıyla hatta haddinden fazlasıyla oluyor. Yorgunluğumuz hiç bitmiyor, nefes alalım, dinlenelim dediğimiz noktada kaygılarımız dürtüyor. Bırakamıyoruz. Nefes alıp dinlenmek isterken bile hayat kaygımız hızlı nefes almamız gerektiğini, dinlenmek için zaman olmadığını hatırlatıyor.
Yaşamı ele alıyoruz; severek, nefret ederek, hırslanarak ama çoğu zaman yaşamak olgunu atlayarak yapıyoruz bunu. Yorgunluğumuzu kendi halimizde geçiriyoruz. Nefrete o kadar yer veriyoruz ki hayatımızda, sevmeyi erteliyoruz. Kimimizde yaşamı tamamen bırakıyor. Mücadeleyi, sevmeyi bırakıyor, konuşmuyor duvarlar arkasında sadece güneşin gölgesinden faydalanıyor. Yaşam ne nefret edecek kadar uzun ne de sevmeyip, şikayet edip, hayıflanıp, avare gezecek kadar. Hayatı zamanında yaşamalı insan, mücadelesini, kızgınlıklarını zamanında yapmalı ki ilerleyen zamanlarda gelecek olan ne varsa hazır oluversin.

Yaşam bazen, bazılarımız için fazla ağırdır hatta doğrusu şu sanırım, herkesin yaşamı, yaşadıkları kendine ağırdır. Yükü kendine göredir. Bizler sadece hikayelere seyirci olur, kıyaslamalar yapar ve aklı olmayan akıllar veririz. Kimse bilmez kimin içinde ne fırtınalar kopar, kimse duymaz kimsenin sessiz çığlıklarını. Yardım elleri bile uzanmaz kimisine. Kapalıdır, aşılmaz duvarlar vardır. Güneşi göstermek istesen de görmek istemeyene gösteremezsin. Yorgunlukları vardır kimisinin, ya genç yaşında fazla yükü vardır ya da ilerlemiştir de yaşı bulamamıştır dermanını. Kimse düşünmez hayatta diğer insanları nasıl etkiler nedir bu işin ince çözüm yolu. Çözüm yolunu nefrette bulanlarımız vardır, her şeyden herkesten, yorulmadan nefret ederler. Hayat nefret için çok ama çok kısadır halbuki. Sevmek gerek ama herkesi, her şeyi deyip polyanacılık yapmayacağım elbette. İnsan kabul etmeyi sevmeyi öğrenmeli bence. Kabul etmeyi seven insan nefret etmez. Olduğu gibidir, derenin akışını değiştirmek için uğraşır olmazsa şayet kabul eder ve belki de kabul etmekle başlar yaşamın ince çizgisi. Bizler kabullenmek konusunda aciz insanlarız. Kabul edemiyoruz, aklımız almıyor ve öyle ki sindiremediğimiz her şeyden fazlasıyla uzaklaşıyoruz. Yaşamımızsa bu sindiremediğimiz ondan bile uzaklaşıyoruz. Düşünün kabullenemediğimiz kendi yaşamımız fakat ondan bile uzaklaşıyoruz. Gidiyor bir şeyler, bizden gidiyor da o hırsla arkasından bile bakmıyoruz.

Hayatımız bu kadar yorgunluk için çok kısa. Kaybedilmeden bilinmesi gereken değerlerimiz var. Bu değer en başta biziz elbette. İnsan önce kendine değer verip, kendini sevmeli peşinden elbette yaşamın ona sunduklarını sevecektir. Sevmek, güneşi sevmek kadar basittir belki de…

Kendimiz için bakış açılarımızı değiştirmeliyiz. Gidenler iyi veya kötü hep bizden ise eğer dönüp bir kendimize bakmalıyız. Sevdirmeliyiz, yaşamı, hayatı. Gücü kendimizde bulmalıyız. Işığı göstermeli ve görmeliyiz.

Hayatın bize bir kez bahşedildiğini bilerek yaşamalıyız. Her neredeysen, kiminleysen ve hangi noktadaysan bulunduğun noktayı sev, hayatın sana çizdiği ve senin de yön verdiğin rotayı sev. Hiçbir şey için geç kalmamak için yap bunu, kendine geç kalmamak için yap…
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.