• Haberler
  • Gündem
  • Bandırma Vapurundaki İki Kayserilinin İlginç Hikayesi

Bandırma Vapurundaki İki Kayserilinin İlginç Hikayesi

Erciyes Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Mehmet Şahin'in TV Kayseri'deki Medeniyetin İzleri programında anlattığı Bandırma Vapuru'ndaki iki Kayserilinin ilginç hikayesi… Mehmet Şahin'in kendi anlatımıyla…

Bandırma Vapurundaki İki Kayserilinin Hikayesi

Şimdi Bandırma vapurunda iki tane Kayserili yolcu var. Biri Doktor Behçet Adil Bey, dahası Feyzizadelerden Doktor Behçet Adil Bey. Sonraki adı daha sade: “Doktor Behçet Feyzioğlu”. İkincisi İsmail Hakkı Durusu. Bu ikisi birbirinden habersiz. Behçet Bey Kayseri’nin yerlisi. İsmail Hakkı Bey Zincidere Köyü’nden. O zaman için orası köy.

Bandırma Vapurundaki İki Kayserilinin Hikayesi

Bunların yolu Bandırma Vapuru’nda kesişiyor. Bu kesişme nasıl oldu? 

Bunu Behçet Bey üzerinden daha detaylı anlatalım;

Behçet Bey 1887 tarihinde doğuyor. Babası Adil Bey ‘sandık emini’ diye anılıyor. Sanıyorum şimdiki ‘defterdar’ deyiminin o zamanki adı. Babasının adı Adil olduğundan, o zamanalar soyadı olmadığından aynı adı taşıyorlar. Çok küçük yaştayken ailesinin belirttiğine göre 6-7 yaşındayken babası; bu çocuğu okutayım, iyi bir tahsil görsün diye İstanbul’a götürüyor. Orada bir Han’a yerleşiyor. Fakat kısa bir süre sonra babası İstanbul’da vefat ediyor. 

Ve oğlu bir başka Kayserili tanıdıklarının yanına sığınıyor. O tanıdıkları da Behçet Adil Bey’i Askeri Tıbbiyeye kaydediyor. Belli safhaları geçtikten sonra, İptidai (İlkokul) ve Rüştiye (Ortaokul) okuduktan sonra.

Ve tıbbiyeden 1912 yılında Kayseri’nin modern tıp eğitim almış 4.doktoru olarak mezun oluyor. Bu ilginçtir. İlk 3 doktor Tavlusunlu’dur. Biri Doktor İbrahim Büyükcivelek, diğer İkisi Doktor Ahmet Bey soyadını bilmiyoruz. Bu Ahmet beylerden birisi mezuniyetinden sonra 1890’dan sonra Bağdat’ta görev yapıyor diğeri Kayseri’ye geliyor. Üçüncüsü yani İbrahim Büyükcivelek Şam’da görev yapıyor. Onlardan 12 yıl sonra Behçet Bey dördüncü Kayserili Tıbbiyeli olarak mezun oluyor. Maalesef ondan önceki dönemde “modern tıp” eğitimi almış Kayserili yok. En azından ben tespit edemedim.

Osmanlının Kayseri’de “modern tıp”ta doktoru yokken Amerikalı bir doktor burada görev yapıyor. 1886 yılında gelmiş başka doktorlar da var. Ermeni ve Rum doktorlar da var. Hatta yurtdışında görev yapmış doktorlarda var.

O zamanalar yerli müslüman doktorlar ilgi görüyor. Behçet Bey de Temmuz 1912 yılında mezun olup Gülhane Askeri Hastanesine asistan olarak giriyor, ihtisas yapmak üzere.

Fakat kısa bir süre sonra (yaklaşık 2 ay sonra) Balkan Harbi çıkıyor ve henüz mezun olmasına rağmen Behçet Bey’i cepheye tayin ediyorlar. Ve Behçet Beyin çileli hayatı başlıyor. Savaşta kopan bedenler, Balkanlardan göçen insanlar gibi bir çok trajik olaya şahit oluyor. Kısa bir süre sonra tabi yeniliyor Osmanlı ve Bulgar askerleri Çatalca’ya kadar geliyorlar. Kısa süre sonra. 2. Balkan Harbi başlıyor.

2. Balkan Harbi bir nevi kısmî galibiyet. Kaybettiğimiz Edirne’yi geri alıyoruz. Orada 2. Balkan Harbi’nde bu resmi çektiriyor Behçet Bey. Resmini çektirirken yüzünde zafer mutluluğu var.

Ve bu harpte Mustafa Kemal’le tanışıyor. Bunun kaynağı yok ama sonraki aşamalarda bunu daha net anlayacağız. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü bu harpten sonra I. Cihan Savaşı ve Çanakkale Harbi başlıyor.

Mustafa Kemal Çanakkale’de görev yapıyor. Ve Behçet Bey de orada görev yapıyor. Çanakkale, Conk Bayırı, Anafartalar’da. Daha da önemlisi, şimdi vereceğim bilgiyi ailesi bile bilmiyor. Mustafa Kemal harbin sonuna doğru Behçet Bey’in terfi edilmesi gerektiği ile ilgili yazı yazıyor komutanlığa Çanakkale savaşı sırasında.

“O savaşın tüm zorluğuna rağmen 500 aşkın yaralıyı gece gündüz demeden insan üstü bir gayretle tedavi ettiği için Kayserili Behçet Bey’i harp madalyasıyla taltifi ve bir yıl kıdem verilmesini arz ederim” mealiyle komutanlığa iletiyor. Kendi imzasıyla gönderiyor ve komutanlık tarafından kabul ediliyor.

Oradan anlıyoruz ki ikisi arasında bir yakınlık var. Çanakkale Savaşı’ndan sonra Aralık 1915’de savaş bitmiştir. Birkaç aylığına her ikisi de İstanbul’a geliyorlar.

1916 yılının Ağustos ayında Mustafa Kemal Bingöl’e gidiyor. Ve bir bakıyoruz ki Behçet Adil Bey de Bingöl’e gidiyor. Ve 1,5 yıl her ikisi de Bingöl dağlarındalar.

Mart 1916’dan Eylül 1917’ye kadar Bingöl dağlarındalar.

Ve özellikle 1916 yılının Ağustos ayında çok ciddi, Ruslar ve Ermeniler ile çarpışmalar var. Orada kalındığı süre esnasında çok enteresan hikayeler var. Behçet Bey bir defter tutmuş ve arazinin resmini çizmiş. Belli ki resim kabiliyeti de var. O dağlarda bir mağarada geziyor ve mağarada çivi yazısı görüyor. O yazıların kopyasını çıkarıyor. O kopyaları araştırınca yazıların Asur Kralına ait ve “Geldim düşmanı yendim ve dünyanın sonuna ulaştım” yazıyordu. Kendisi tam bir kültür adamı.

Orada 1917 yılının Ekim ayından itibaren Rusya’da karışıklıklar var o karışıklıklar sonradan kominist bir yapıya dönecektir. Hâl böyle olunca Ruslar silahlarını Ermenilere bırakıp geri çekiliyorlar. 

Onun üzerine Mustafa Kemal Filistin Cephesine tayin oluyor. Behçet Bey de Filistin’e tayin oluyor.

Bir yıla kadar orada hem Alman Hastanesi hem de Zimmer adında bir Alman doktorun yanında ihtisas yapıyor.

Bir süre sonra 1918’in son zamanlarında Osmanlı Ordusu vahim bir şekilde yeniliyor ve geri çekiliyorlar.

Mustafa Kemal’in son planı; artık cephede tutunmak mümkün değil dolayısı ile askeri telef etmeden askeri geri çekmek. Bunun için hızla Halep’e geliyorlar. Oradan da Katma’ya geçecekler. Halep’e geldiklerinde Behçet Bey de Halep’teydi malum.

Mustafa Kemal Halep’te hastalanıyor. Ve Halep’te Baron Otelde kalıyor. O orada bir odada kalıyor. Hastalığı şu; böbrek taşı var. Şiddetli ağrı çekiyor ve Behçet Bey’i çağırıyor. Ona “Doktor gece çok önemli bir harekat yapacağız ama durumum çok kötü buna bir çare” diyor. Tarih 1918.  Mustafa Kemal 37 yaşında, Behçet bey 30-31 yaşında. Bunun üzerine Behçet Bey su kaynattırıyor. Havluyu ıslatıp sırtına kompres yapıyor. Ve Mustafa Kemal rahatlıyor ve uyumam gerekir diyor. Beline kuşak bağlayıp istirahate geçiyor. 

Gece saat 3 gibi kalkıp ata biniyor ve askeri hızla Katma (Antep’in hemen yakınındaki Katma) bölgesine çekiyor. Burada Mustafa Kemal şöyle emir veriyor; “Burası son siper gerisi vatan, buradan öteye ölmek var gitmek yok” ve o nokta bugünkü Türkiye’nin sınırını oluşturmuştur.

Bu aşağı yukarı 27-28 Ekim 1918’de oluyor. Hemen iki gün sonra 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanıyor. Ve bunun haberi geliyor. Aynı anda da Mustafa Kemal’e bir telgraf daha geliyor: “Seni Yıldırım Orduları Komutanı tayin ettik” diye. Olay şu: Yıldırım Orduları Komutanlığı Adana’da. Komutanı da Liman Von Sanders. Bu komutan, Çanakkale’de başkomutanlık yapan adam. 

Mondros Mütakeresi; “ordu dağılacaktır, silahlar teslim edilecektir. Yabancı komutanlar gideceklerdir” vs.

İlaveten bir madde daha var. 7. Maddesi mütarekenin şu anda orduların bulunduğu pozisyonlar sınırdır. Ancak bu sınırların gerisinde galip devletlere yönelik tehlikeli hareket olursa yahut oradaki Hristiyan tebaya yönelik tehdit olursa, galip devletler oraları işgal etme hakları vardır. Yani şimdi bu mütakereke imzalandığında güneydeki ordular Katma’da kaldıkları için bu madde diyor ki siz buradan kuzeyde galip devletlere karşı bir tehdit olursa Gaziantep’i işgal edebilir. Mustafa Kemal bu anlaşmayı onaylamıyor ve yönetime telgraf çekiyor. Sonrasında Antep’te komutayı devredip Adana’ya gidiyor. Liman Vonders ile görüşüyor. Liman Von sanders “Arkadaşlar sizinle silah arkadaşlığı yaptık ama yenildik, anlaşma sebebiyle artık sizin topraklarınızı terk etmem gerekiyor” diyerek Komutayı Mustafa Kemal Paşa’ya devredip ve Adana’dan trene binip Osmanlı’yı terk ediyor.

Orgeneral Mustafa Kemal komutayı alıp Liman Von Sanders’i uğurladıktan sonra askerlerine dönüp söyle diyor; “Almanlar için Harp bitmiş olabilir, biten Harb-i sağir’dir, Esas Harb-i Kebir şimdi başlıyor” diyor. Yani orada Mustafa Kemal’in komutanlığı 10 gün falandır. Ondan sonra bir takım yazışmalar oluyor. İstanbul’la. “Bu maddeler kabul edilemez” diyor Mustafa Kemal. Yönetim, “bu işler seni aşar, sen müdahale etme” diye cevap yolluyor.

Ardından İngiliz donanması iskenderun’a geliyor ve oradaki askeri komutadan çıkış izni istiyor. O komutan da M. Kemal’e bağlı. Telgraf atıyor Mustafa Kemal’e ve durumu arz ediyor.

M. Kemal; “Bu reddettiğim anlaşmada böyle bir husus yok. İngilizler eğer İskenderun’a inerse ateş açacaksınız” deyip, bildiriyor İstanbul’a.

İstanbul’dan gelen telgrafta; “o durumdan bizim haberimiz var. İngilizler işgal değil, Suriye’ye lojistik sağlamak için geliyorlar, emrini geri al” diyorlar.

Mustafa Kemal; “Benim Karakterim verdiğim emri geri almaya müsait değildir” diye cevap yolluyor.

Bandırma Vapurundaki İki Kayserilinin Hikayesi

İstanbul heyeti Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırıp konuşmaya davet ediyorlar. Ve M. Kemal İstanbul’a yola çıkıyor. 10 Kasım’da trene biniyor. 13 Kasım’da Haydarpaşa’ya varıyor. Behçet Adil Bey de aynı tarihte İstanbul’a gidiyor. Trenden inip Haydarpaşa garından çıktıklarında tam da galip devletlerin İstanbul Boğazı’nda 50’ye yakın savaş donanmasını Boğaz’da görüyorlar. Mustafa Kemal’i durdurup “bu donanma geçene kadar buradan geçemezsiniz” diyorlar. Bu bir komutan için çok üzücü bir şey olsa gerek. Yaveri bu duruma “Paşam Memleketimizin haline bak” diye belirtince, Mustafa Kemal; “Geldikleri gibi giderler” sözünü söylüyor.

Behçet Bey İstanbul’a bu gelişinde tekrar Gülhane Hastanesi’ne gidiyor ve yaralılarla uğraşıyor. Aradan geçen 6 ay sonucunda 1919 yılının baharında artık Anadolu’da ciddi karışıklıklar başlamış, halk çaresizlik içinde kıvranmakta. Yerli Hristiyanlarla çarpışmalar oluyor. Bu çarpışmaların en önemlisi Karadeniz Bölgesindeki Rumlarla Müslüman Türk halkı arasında. Ve o Müslüman halkın önderliğini de Topal Osman Ağa diye bilinen Balkan Harbi’nde yaralanmış bir gazi asker yürütüyor.

Rumların amacı 7. maddeden yararlanarak o bölgenin galip devletler tarafından işgalini sağlamak. Dolayısı ile onların kontrolünde muhtar bir Pontus devleti kurmak. Bu uğurda köyleri basıp bulduklarını öldürüyorlar veya köyleri yakıyorlar. Bunun karşılığında da Karadeniz uşaklarını toplayıp Rumlara direniyorlar.

Bunun haberleri İstanbul’a gelince, galip devletler İstanbul’daki heyete, “bunları durdurun aksi takdirde orayı işgal etmek mecburiyetindeyiz” diye sıkıştırıyorlar. Bunun üzerine hükümet, genel kurmay,  oraya birini gönderelim duruma vasiyet etsin, uyarıları yapsın cezalandırsın, derneklerin de faaliyetlerine toplantılarına mani olsun, amacıyla birini seçmek istiyorlar. Mustafa Kemal üzerinde karar kılıyorlar. 

Kemal Paşa da hangi şartlarda nasıl gideceği ile ilgili bir takım hazırlıklar yaparak, Genel Kurmay’dan taleplerini dile getiriyor.  Gitmek için bir kısım yetkilerle donatılmış olması lazım. Nedir onlar; valiler benim emrimde olacak, posta teşkilatı benim emrimde olacak,  asker- polis benim emrimde olacak gibi talepler. O kadar sıkışık bir durum ki malum, devlet bunu kabul ediyor. Kendisine bir yetki belgesi hazırlanıyor. Bunu Padişah başta olmak üzere, Hükümet, Damat Ferit, Bakanlar hepsi imzalıyor. Ve M. Kemal bu belgeyi eline alınca, hazırlık yapmaya başlıyor.

Ve 12 Mayıs’ta Behçet Bey’e haber gönderiyor. Onu yanına çağırıyor. Behçet Bey Mustafa Kemal'in Şişli’deki evine gidip görüşüyor ve Mustafa Kemal; “Behçet Anadolu’ya gideceğiz. Bandırma Vapuru ile gideceğiz ve gerekli sağlık tedbirlerini al” diyor. Behçet Bey de hemen hazırlıklara başlıyor.

Bandırma Vapurundaki İki Kayserilinin Hikayesi

Behçet Bey’den dinleyelim: “16 Mayıs günü gemiye çıkıp bekliyoruz. Öğle saatlerinde Mustafa Kemal geldi rıhtıma. Rıhtımda Rauf Orbay ile görüştü. Yarım saat kadar. Biz de bekledik. Sonrasında gemiye binip yola çıktık. Kız Kulesi’nin orada gemiyi durduruyorlar. Ve İngilizler arama yapacak diyorlar. Tam Dolmabahçe Sarayı’nın karşısında bandırma vapurunu arıyorlar.”

Vapuru durduran İngiliz komutan John Godolphin Bennett adında bir İngiliz yüzbaşı. Bu zat 1914 I. Dünya Harbi başladığı zaman yedek subay olarak göreve alınmış. Aslında bu Cambridge Üniversitesinde matematik öğretmeni. Birkaç ciltlik matematik kitabı var ve kendi hatıratında “Witness(Tanık)” anlattığına göre, harpte Fransız cephesinde Almanlara karşı savaşıyor ve başından yaralanıyor. “Ruhum göğe yükseldi ve ben bana yapılan her şeyi görmeye başladım. 3 gün sonra tekrar ruhum bedenime girdi bana yapılan operasyonları anlattıklarında ben yapılan her şeyi biliyordum.” Diyor.  Ama bu durumu kimseye belli süre anlatamadı. Sonrasında arkadaşlarıyla konuşurken bu durumu anlatınca arkadaşları bu kafandaki olay fiziküstü/metafizik bir olay sana İstanbul’da yardımcı olurlar, orada şeyhler ve böyle işler için yardım ederler diyor. Ve Türkçe öğreniyor. İngiltere’de İstanbul’a gönderilmek üzere Türkçe bilen subay ilanı veriliyor. O da görevleniyor İstanbul’a gidiyor. Oraya gidince hem bu kafasındaki soruyu cevaplamak üzere, “tüm tarikatlara girmeye başladım, hem de istihbarat almaya başladım. Müslüman olduğumu söyledim ve bu konulara merak sardığımı söyleyince bütün kapılar açıldı” diyor.

İşte bu İngiliz Witness şöyle anlatıyor: “Bu geminin defterine baktığımda, bu Bandırma Gemisi Anadolu’ya öylece gitmiyor. Bu gemideki liste harp karargahını andırıyordu ve komutana gidip “bunların gitmesine izin veremezsiniz bunlar tekin adamlar değil buna nasıl müdahale etmezsiniz” diyor. Komutanda bu giden adam padişahın en güvendiği adamdır. Onun bir yanlışlık yapmayacağına güvenebilirsiniz. O sebeple izin verin dedi diyor. Ve oradaki heyetin istemeyerek hepsinin çıkış damgasını ben bastım” diyor.

Behçet Bey ve heyeti akşama doğru yola çıkıyorlar. Boğaz köylerinden geçerken “o iskeleler adeta bir ölüm sessizliğine bürünmüştü adeta in cin top oynuyordu” demişti mealen.

Bu ne demek? 16 Mayıs 1919’da yaşanan bu olaydan 1 gün önce Yunan Ordusu İzmir’i işgal etmiş. Ve Yunan Ordusu büyük bir gösteri ile rıhtımda ilerlerken kalabalığın arasından Hasan Tahsin fırlayıp tabancasıyla Yunan alayının başındaki bayrakları vuruyor. Ve Yunan askerleri o kalabalığa doğru şarjörleri boşaltıyorlar. İzmir konak meydanı adeta cesetle doluyor.

Bu haber İstanbul’a gelince herkes inanılmaz bir üzüntü ve kasvete bürünüyor. O yüzden o boğazdaki sessizlik hali devam ediyor. “Ancak Yeniköy yönlerinden geçerken bir yalının ikinci katından bir pencere açıldı ve beyaz bir mendili sallandı ve sonradan öğrendik ki Kemal Paşanın bir tanıdığı ona ‘veda mendili’ sallıyormuş” diyor. Gemi karanlık çökerken Karadeniz’e açılıyor. Orada Karadeniz’e varmadan Mustafa Kemal gemidekileri topluyor. Ama herkes üzüntü içerisinde, herkes sinirli. Ve herkesi kamarasına dağıtıyor. 

Behçet Bey de kamarasına geçiyor. Sonra bir asker kapıyı çaldı ve “Kemal Paşa seni kaptan köşkünde bekliyor” diyor. Paşa’nın kaptan köşküne gittim diyor. Kemal Paşa kaptanın yanında; “Gel gel doktor, sana hemşehrini tanıştırayım” diyor. “Ooo hoş geldin. Kaptan; ben Kayserinin Zincidere köyündenim adım İsmail Hakkı (Durusu) dedi” diyor. Bir iki sohbetten sonra geri kamarama çekildim diyor.

Ve bu hadise sonrasında o kaptanın Zincidereli bir kaptan olduğu anlaşılıyor ve Behçet Bey ile ilk tanışmaları böyle oluyor. 

Bandırma Vapurundaki İki Kayserilinin Hikayesi

Bundan sonrasını da İsmail Hakkı Durusu’nun 1937’de gazeteye verdiği mülakattan dinleyelim;

“Akşam üzeri Karadeniz’e çıktık fakat Karadeniz’e çıktığımızda bir dalga çıktı. Mustafa Kemal’in emri ile gemi karaya yakın ilerliyor”, bu da Mustafa Kemal’in İngilizlerin aramasından sonra tekrardan sıkıntı çıkarması ihtimaline bağlı karaya yakın ilerliyorlar.

Ve samsuna varıyorlar.

Behçet Bey olayı şöyle anlatıyor; “16 Mayıs’ta çıkıp 19 Mayıs’ta varıyorlar. Oraya vardık. Bir kayık yanaştı. Kemal Paşa ve yakınlarını aldı. Sol taraftaki iskeleye götürüp Paşa’ya karşılama yaptılar. İkinci bir kayık geldi ve biz de ona bindik sağdaki iskeleye gittik orda bekledik” diyor. 

 İsmail Hakkı Durusu Bandırma Vapuru ile geri İstanbul’a dönüyor.

Mustafa Kemal, uyarması için geldiği o ayaklanmaları, uyarmak yerine destekliyor. Hal böyle olunca telgraflar yağıyor. Mustafa Kemal’e “ne yapıyorsun sen” gibi. Sonrasında Havza, Sivas’ta durduktan sonra Erzurum’da toplanmak üzere olan Doğu Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyeti’nini toplantısına yetişmek için hızla Erzurum’a gidiyor. Erzurum’a varınca, İstanbul sert bir dille uyarıyor ve Paşa istifasını verip görevine son veriyor.

Sonrasında Paşa Ankara’ya gidiyor. Behçet Bey Sivas’ta kalıyor. Ve orada görev alıyor. Bir yıl kadar Sivas’ta kaldıktan sonra Kayseri’ye tayini çıkıyor. Memleket Hastanesi’nde görev yapıyor. Bir sene sonrasında da Maraş’a tayini çıkıyor. Oradaki Sütçü İmam olaylarının durumundan ötürü orada görevlendiriliyor. 

Behçet Bey ile Hisarcık’taki bağda komşu olduğumuzdan bir keresinde Kayseri’ye döndüğünde Kayseri’de evlenip sonrasında babamı da alıp Maraş Cephesi’ne götürüyor. Ve Maraş cephesinde bir sene beraber kalıyorlar. Bu arada batıda harpler oluyor. Ve niyahet 30 Ağustos 1922’de Maraş Hastanesinde telgraf geliyor, alel acele Afyon Hastanesi’ne çağırıyorlar. Onlar da hemen çıkıyorlar yola. 

Türk ordusu İzmir'e akarken babam ve Behçet Bey yaralı askerlerin tedavisi için Afyon'da kalıyorlar. Türk Ordusu İzmir'de zafere ulaşınca, silah sesleri kesiliyor ve babam Kayseri'ye geri dönüyor. Tabi Behçet Bey Afyon'da kalmaya devam ediyor. Ve 3 yıl orada görev yapıyor.

Behçet Bey daha sonrasında Mustafa Kemal Paşa ile yolları ayrılıyor. 

Daha sonrasında Şeyh Said İsyanı çıkıyor ve Behçet Bey'i doğuya gönderiyorlar, isyandan gelen yaralıların tedavisi için

Behçet Bey bu sırada 38 yaşında ve hayatının bu kritik noktası cephelerde kopan kollar ve dağılan bedenlerle uğraşıyor. Yaşından 13 sene alıyor ve 13 sene vatana hizmet ediyor. Ve bu duruma dayanamaz hale geliyor. Şeyh Said İsyanından sonra emekliliğini talep ediyor, 1925 veya 1926 yılında.

Bu emeklilik kağıdını Atatürk onaylayıp imzalıyor ve emekli oluyor. Bunun üzerine hem Kayseri Memleket Hastanesi'nde çalışıyor hem de muayenehane açıyor. Daha sonrasında 38 yılında Teyyare Fabrikası'na işyeri tabibi olarak giriyor. Ve 1952 yılında emekli oluyor. 

Annemin demesiyle Teyyare Fabrikası'na girmek için Behçet Bey'in kapısını çaldık ve beni götüp Teyyare Fabrikası'na aldı. Durum böyle olunca ben de kendisine bir vefa borcu olarak onun hayatını araştırdım. 

Fabrikaya girdikten yıllar sonra Mekteb-i Mülkiyeyi bitirdikten sonra Kayseri geldim, elini öptüm. Ve fakülte mezunu olduğumu söyledim. Gözleri doldu ve çok mutlu oldu.  Kendisini son gördüğüm zaman o zamandır 1968 yılının Temmuz ayı.

Daha sonra eşiyle birlikte İstanbul'a yerleşmiş ve  1976 yılında İstanbul'da vefat etmiştir.

Kızından anlattığı bir anektodda, lise hocalarından Behçet Bey'e gelip 'doktor bey yaşadığını anlatsan' diyince şu cevabı verirmiş;

“Neyi anlatayım yavrum. Edep ederim. Bizim arkadaşlarımız Şehit oldu. Bak biz yaşıyoruz..”   

Haber Merkezi

Bakmadan Geçme

Kayseri Gündem - Bizi Sosyal Medyada Takip Edin!
WhatsApp İhbar Hattı
0533 704 84 10
ÇEKİN, GÖNDERİN, YAYINLAYALIM!