Bir Hafta Bir Yazar: Nevzat Aktaş

Kadim ve yöresel kelimelerin izini süren bir etimolog, hayatını yazıya ve düşünceye adamış bir kalem, toplumsal konularda duyarlı bir eğitimci… Öğrencilerine yalnızca bilgi değil, aynı zamanda bakış açısı kazandırmayı hedefleyen örnek bir öğretmen. Yeterince tanınmayan kıymetli insanları gün yüzüne çıkaran bir biyografi yazarı. Mütevazı duruşu ve mütebessim çehresiyle, hem yazdıklarıyla hem de varlığıyla iz bırakan bir isim.

Haberin Özeti

  • Nevzat Aktaş, 1980 İncesu doğumlu bir eğitimci ve yazar olup, üniversite yıllarındaki yoğun okuma tutkusuyla yazmaya başlamıştır.
  • Aktaş'ın ilk eseri "Kızılörence", kasabasının dil, kültür ve tarihini derinlemesine inceleyerek binlerce unutulmaya yüz tutmuş Türkçe kelimeyi derlemiştir.
  • Aktaş'ın ikinci kitabı "Erciyes'ten Öyküler", çocukluk kahramanı Omuzu Gürzlü Hazretleri'nden ilhamla Erciyes Dağı'nın kültürel ve tarihi hikayelerini aktarmaktadır.

Önce sizleri tanıyabilir miyiz?

Merhabalar, ben Nevzat Aktaş. 1980 yılında İncesu’nun Kızılören kasabasında doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra ortaokul ve liseyi İncesu İmam Hatip Lisesinde, üniversiteyi ise Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde okudum. Öğrencilik yıllarımda, her Kızılörenli gibi yolum Tahtakale’ye düştü; burada bir süre ticaretle uğraştım.
Öğretmenliğe Tekirdağ’da başladım, bir müddet Bolu’da kaldım, ardından memleketime döndüm. Evli ve üç çocuk babasıyım.
Sevdiğim bir yazar olan Beşir Ayvazoğlu, çok okuyan bir insanın bir süre sonra yazmadan yapamayacağını anlatır. Ben de üniversite yıllarımda çok okuyan bir öğrenciydim. Okumaktan ve fikir ortamlarında bulunmaktan kaynaklı olarak bende yazma isteği oluştu ve daha üniversite yıllarımda kısa kısa denemeler yazmaya başladım. Sonrasında bu yazma isteği, ilk kitabım olan ve kasabamızın sözlüğü ile tarihinden oluşan Kızılörence’yi ortaya çıkardı. Şimdi de elinizdeki kitapları…

Kitaplarınızın, eserlerinizin isimlerini öğrenebilir miyiz?

Dediğim gibi, birincisi kasabamızın dilini, kültürünü ve tarihini anlattığım Kızılörence isimli kitabım. Uzun yıllar süren araştırma ve kelime toplamaya dayalı bu kitapta, binlerce unutulmaya yüz tutmuş Türkçe kelimeyi bir araya getirmiş olmaktan dolayı mutluyum.
İkincisi ise Erciyes’ten Öyküler adlı çalışmam. Erciyes’ten Öyküler aslında çocukluk yıllarımda başladı. Bizim oraların büyük kahramanı Omuzu Gürzlü Hazretleri’dir. Çocukluğumuzda büyüklerimiz onun kahramanlıklarını anlatırlardı. Elinde büyük bir gürz, başında börk ile düşmana tek başına dalan, bir araba büyüklüğündeki taşı eline alıp onlarca kilometre öteye fırlatan; bir nevi Yunanlıların Herkül’ü gibi bir figürdür Omuzu Gürzlü Hazretleri. Ancak onu mitolojik figürlerden ayıran fark, bir savaşçı din büyüğü, yani bir alperen olmasıdır. Gayrimüslimlerle sürekli bir mücadele içinde olan hazret, Rum kızının ihanetine uğrar, kalabalık düşman arasında kalır. “Yetiş Bozdağ!” dediği için koca Bozdağ düşmanın üstüne yıkılır. Dede Korkut gibi söylersek: Erciyes’in evranı, Bozdağ’ın aslanı, akıncıbaşı Omuzu Gürzlü…

Çocukluğumda Erciyes’e baktıkça onu Omuzu Gürzlü’ye benzetirdim. Bizim oralardan Erciyes tek başlı görünür ve başı hafif önüne eğik, teşehhüde oturmuş bir kişi gibi durur. Zamanla Erciyes’i hazrete benzeterek bir hikâye oluşturma fikri gelişti.

Erciyes dünyanın en farklı dağlarından biridir. Bazen bir insan gibi yüzü, bazen de bir insan duruşu olduğu görülür. “Dünyanın en yakışıklı dağı” diyenler de bence haklı.

Çocukluğumuzda İncesu tarafından bakıp Erciyes’i Omuzu Gürzlü’ye benzetirken, zaman içinde Erciyes’in her yönden farklı bir görünüşü ve duruşu olduğunu fark ettim. Bu farklı duruşların hepsi de bir insan duruşuna benziyordu. Bu yüzden doğudan Dadaloğlu’na, merkezden Kerem ile Aslı’ya, batıdan Ürgüplü Cemal’e, Talas’tan Somuncu Baba’ya benzediğini fark ettim. Her bir şahsiyet ile Erciyes arasında bir ilinti kurarak, Erciyes’in de bazı hikâyelerde insan gibi olaylara karıştığı Erciyes’ten Öyküler kitabı ortaya çıktı.

Hikâyelerde sadece bu kişilerin hayatlarıyla sınırlı kalmayarak Kayseri’yi de pek çok yönüyle anlatmaya çalıştım. Örneğin Gesi Gelini hikâyesinde Türk kültürünün mimarlık geleneğini, tarım ve bahçecilik kültürünü; Dadaloğlu’nda binlerce yıllık göçebelik kültürümüzü; Ağgelin’de Yörük-Türkmen yaşantısını; Somuncu Baba’da Türk tasavvuf kültürünü; Ürgüplü Cemal’de Türk atçılık ve bağcılık kültürünü; Omuzu Gürzlü’de binlerce yıllık savaş kültürümüzü ve bu toprakların vatan kılınışını; Kerem ile Aslı’da ise âşıklık geleneğini dilim döndüğünce, kalemim el verdiğince anlatmaya çalıştım.

Kitaplarda ayrıca Türk dilinin imkânlarını ve zenginliğini de göstermek istediğim için, bilhassa Kayseri’de halk dilinde yaşayan öz Türkçe kelimeleri bolca kullandım. Malumunuz, Türkçe dünyanın en büyük ilk beş dilinden biridir. Böylesine büyük bir dilin yüz binlerce kelimesi varken, bizler maalesef birçok yabancı dilin zenginliğinden bahsetmeyi seviyoruz. Bu yüzden Türkçenin imkânlarını göstermek amacıyla; halk dilinde yaşayan onlarca savaş ve dövüş sözcüğünü, onlarca askerî terimi, onlarca rüzgâr adını ve doğa olayını—üstelik birbiriyle kafiyeli şekilde—hikâyelerde sıkça kullandım.

Son söz olarak, kitabın arka kapağındaki şu cümleyle sözlerimi bitirmek isterim:

Erciyes’ten Öyküler, yer yer Erciyes’in de bir insan gibi olaylara karıştığı; Erciyes’in, Kayseri’nin ve Kayserililerin destanıdır aslında.

Nevzat Hocam yazma düşüncesi olan insanlara neler söylemek istersiniz?

İtiraf etmeliyim ki yazmaya başlamadan önce, yazmanın konuşmak gibi doğal bir süreç olduğunu sanırdım. Ama kalemi alıp kâğıdın başına geçince işin öyle olmadığını anladım. Milyonlarca düşünceyi anlamlı, zevkli ve eğlenceli bir bütün hâline getirmek dünyanın en zor işlerinden biriymiş. O yüzden, ne yazarsa yazsın, yazı yazan insanlara emeklerinden dolayı büyük saygı duyuyorum.

Bence yazmanın en önemli eğitimi sürekli yazmaktır. Bu yüzden öğretmenlik yıllarımda öğrencilerime haftalık yazma ödevi verirdim: “İster hayallerinizi yazın, ister okuduğunuz bir kitabın özetini yazın, ister günlük yazın; isterseniz de izlediğiniz bir dizinin özetini yazın. Ama mutlaka haftada en az iki sayfa yazıp gelin.” derdim. “Bugün yazmaya başlarsanız yarın yazar olursunuz. Yazar olmanın iki şartı çok okumak ve yazmaktır.” diye de eklerdim. Düşüncelerim hâlâ değişmedi.

Yazın hayatında anlatacağınız bir hatıranız var mı?

Çok şey yaşadım. Ama en sıcak ve benim için önemli olan şu anekdotu paylaşayım: Bu yıl kitap fuarında Büyükşehir Belediye Başkanı geldi. “Bu kadar kitabı nasıl yazdın, bu kadar bilgiyi nasıl topladın?” diye sordu. Ben de bunun yılların emeği ve uzun bir sürecin ürünü olduğunu söyledim. Bilgilerimi aldı, kitaplarımdan da bir set satın aldı.

Şehrin gizli, görünmeyen, mitsel ve mistik hikâyesini yazdım. Bunu şehri yönetenlerin görmesi beni mutlu etti.

Nevzat Hocam teşekkür eder, başarıla dilerim.

Bu fırsatı sağladığınız için ben de teşekkür ederim.

Söyleşi: Mustafa Balaban

Haber Merkezi

Bakmadan Geçme

Kayseri Gündem - Bizi Sosyal Medyada Takip Edin!
WhatsApp İhbar Hattı
0533 704 84 10
ÇEKİN, GÖNDERİN, YAYINLAYALIM!