Vadedilmiş Topraklar Sapkınlığı ve Siyonist İşgal
Abdülaziz ÖZTÜRK
Önce Gazze…
Sonra İran
Şimdi Lübnan
Ortadoğu yine ateş altında.
Kendini “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışan İsrail, Batı ve ABD'li siyonist destekçileri ile yıllardır “vaadedilmiş topraklar” iddiası üzerinden bölgeyi adım adım istikrarsızlaştırıyor.
Bu artık sadece bir çatışma değil; açıkça konuşulan bir yayılma vizyonu.
Israil'in Siyonist terörist bakanı Bezalel Smotrich gibi isimlerin dillendirdiği “Büyük İsrail” hedefi;
Lübnan’da Litani’ye, Suriye’de Hermon Dağı’na, Gazze’de genişletilmiş sınırlara kadar uzanan bir haritayı işaret ediyor.
Bu tablo karşısında sorulması gereken kritik bir soru var:
Vadedilmiş topraklar içerisinde Türkiye’nin de bir kısmı var mı?
Ve adım adım hedef Türkiye mi?
Bu soru artık sadece bir “komplo” başlığı değil;
bölgedeki gelişmeler ışığında stratejik bir tartışma haline gelmiştir.
Çünkü tarih bize şunu gösterir:
Sınırlarını sürekli genişletmeyi hedefleyen hiçbir ideoloji, belirli bir noktada durmaz.
Eğer bir yayılma fikri varsa, potansiyel hedefler daima genişler.
Peki bu noktada Türkiye ne yapıyor?
Türkiye, son yıllarda çok katmanlı bir politika izliyor:
Diplomatik alanda: Uluslararası platformlarda Filistin meselesini sürekli gündemde tutuyor.
Siyasi söylemde: Bölgedeki saldırılara karşı en sert tepki veren ülkelerden biri konumunda.
Askerî ve güvenlik boyutunda: Sınır ötesi operasyonlar ve savunma yatırımlarıyla kendi güvenlik hattını güçlendiriyor.
Bölgesel dengede: Hem Batı hem Doğu ile ilişkileri dengeleyerek yalnızlaşmamaya çalışıyor.
Ancak gerçek şu:
Ortadoğu’da yaşanan hiçbir gelişme, Türkiye’den bağımsız değildir.
Gazze’de atılan her bomba, Lübnan’da yükselen her duman, Suriye’de çizilen her yeni hat…
Bu coğrafyanın tamamını ilgilendirir.
Bugün mesele sadece Filistin değil.
Sadece Lübnan değil.
Mesele, bir haritanın adım adım yeniden çizilmesidir.
Ve bu haritada kimin nerede duracağı,
sadece askeri güçle değil;
siyasi akıl, birlik ve stratejik duruşla belirlenecektir.
GÜÇ, ÇIKAR VE SESSİZLİK
Ortadoğu’da akan kan, sadece bölgesel bir çatışmanın sonucu değil.
Bu, küresel güç dengelerinin sahaya yansıyan yüzüdür.
Bugün İsrail’in attığı adımlar, sadece kendi iradesiyle açıklanamaz.
Arkasında; siyasi, askeri ve ekonomik olarak destek veren büyük güçler var.
Enerji hatları…
Petrol ve doğalgaz koridorları…
Stratejik geçiş noktaları…
Ortadoğu, sadece bir coğrafya değil;
dünyanın kalbidir.
Bu yüzden bölgede istikrar değil, kontrollü kaos tercih edilir.
Çünkü kaos, müdahaleyi meşrulaştırır.
Müdahale ise güç üretir.
Peki dünya neden sessiz?
Çünkü çıkarlar konuşur, ilkeler susar.
Uluslararası hukuk, güçlülerin elinde esneyen bir metne dönüşürken;
insan hakları, sadece gerektiğinde hatırlanan bir kavram haline gelir.
Bugün Gazze’de susanlar,
dün Irak’ta sustu,
Afganistan’da sustu…
Ve yarın da susacak.
Çünkü mesele adalet değil,
çıkar düzenidir.
ÇAĞRI:UYANMA ZAMANI
Bugün yaşananlar bir son değil, bir başlangıçtır.
Ve bu başlangıç, ya bir uyanışa ya da daha büyük bir çöküşe gidecek.
Türkiye için mesele artık dış politika başlığı olmanın ötesindedir.
Bu, doğrudan gelecek meselesidir.
Çünkü coğrafya kaderdir.
Ve bu coğrafyada tarafsız kalmak çoğu zaman mümkün değildir.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle gerçekler açık görülmeli.
Algılarla değil, stratejik akılla hareket edilmeli.
Siyasi birlik güçlendirilmeli
Ekonomik bağımsızlık artırılmalı
Savunma kapasitesi daha da ileri taşınmalı
Toplumsal bilinç diri tutulmalı
Çünkü güçlü olmayanın haklı olması yetmez.
Bu dünyada haklı kalabilmek için aynı zamanda güçlü olmak gerekir.
Bugün susanlar yarın konuşamayabilir.
Bugün görmezden gelenler, yarın görmezden gelinebilir.
Bu yüzden mesele sadece bir ülke değil,
bir bilinç meselesidir.
Siyonist-Emperyalist ittifakı ile İslam'a açılan savaşı iyi okumak gerekmektedir.
Ya olup biteni izleyenlerden olacağız,
ya da geleceği belirleyenlerden.