Fatih ÖZDEMİR

Dünyayı Gezmek Modern Çağın Yeni Kutsalı mı?

Fatih ÖZDEMİR

"Eğer Babil döneminde bir kadın kocasına 'Dünyayı gezmek istiyorum' deseydi, muhtemelen sonu, üzerinde asma bahçeleri olan bir mezar olurdu."

İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde "bilinmeyene doğru yola çıkmak", bir lüks veya kendini gerçekleştirme töreni değil; sürgün, savaş, kıtlık veya hayatta kalma mücadelesinin ta kendisiydi. Güvenli sınırların dışına çıkmak delilikti. Peki ne oldu da bugün "dünyayı gezmek", modern insanın en büyük yaşam gayesi, en kutsal arzusu haline geldi? Dünyayı gezmek neden bu kadar matah oldu?

Kamerasız Bir Dünyada Seyyah Olur muyduk? 

Bugün kendimize sormaktan en çok korktuğumuz soru belki de şudur: Sosyal medya olmasaydı, fotoğraf çekme ve bunu anında kitlelere kanıtlama imkânımız bu denli erişilebilir olmasaydı, yine de o uçak biletlerini alır mıydık?

Bir dağın zirvesine tırmandığımızda, o manzarayı bir ekranın arkasından değil de sadece kendi çıplak gözlerimizle izlemek zorunda kalsaydık ve bunu bizden başka hiç kimse bilmeseydi, o yorgunluğa katlanır mıydık? Modern seyahat kültürü, yeni yerler keşfetmekten çok, "oraya gittiğini başkalarına kanıtlama" âdetine dönüşmüş durumda. Dijital bir şahitlik olmadan yaşanan tecrübeler, sanki hiç yaşanmamış gibi bir hissizlik yaratıyor içimizde.

Ertelenen Hayatlar, Unutulan İhtiyaçlar 

Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini adeta ters yüz ettik. Daha hayati ihtiyaçlarımız olduğunu unuttuk mu, yoksa bir yanılsamanın uğruna onları bilerek mi erteliyoruz? Sağlam bir çatı, güvenli bir gelecek, derin ve gerçek bağlar kurmak gibi temel insani ihtiyaçlarımızın yerini; geçici hevesler, "görülme" arzusu ve sürekli bir "kaçış" hali aldı. Kendimizden, rutinden ve belki de çözmeye cesaret edemediğimiz içsel sorunlarımızdan kaçmak için kıtalar aşıyoruz. Seyahat etmek, modern köleliğimizin en estetik ağrı kesicisi oldu.

Görünmez Yaralarımız

Bizler her şeyden evvel birer canlıyız. Etimiz var, kemiğimiz var. Elimiz kesilince fiziksel olarak kanıyoruz, canımız yanıyor ve bir yara bandıyla bu acıyı dindirebiliyoruz. Ancak modern çağın yarattığı acılar çok daha sinsi.

Bugün, bir arkadaşımızın İtalya’yı gezmesi, hatta farklı bir ile gidip bunu neşeli bir müzik eşliğinde sosyal medyada paylaşması bizi o fiziksel kesiklerden çok daha fazla kanatır oldu. Çünkü o paylaşımlar tenimizi değil, özdeğerimizi, statümüzü ve "hayatı kaçırma" korkumuzu kesiyor. Başkalarının özenle seçilmiş, filtrelenmiş "en iyi anları", bizim sıradan salı sabahlarımıza birer bıçak gibi saplanıyor. Kendi hayatımızı, başkalarının "vitrinleriyle" kıyaslarken içten içe kan kaybediyoruz.

Nereye Gidiyoruz? 

Elbette seyahat etmek, ufku genişleten, insanı büyüten değerli bir eylemdir. Ancak asıl sorgulanması gereken, pusulamızın yönü değil, o pusulayı tutan elimizin itici gücüdür. Bizi yollara düşüren şey içimizdeki keşfetme tutkusu mu, yoksa geride bıraktıklarımıza "Bakın, ben sizden daha iyi yaşıyorum" deme arzusu mu?

Belki de en büyük yolculuk, uçak moduna alınmış bir telefonla, kimseye kanıtlama ihtiyacı duymadan, sadece kendi içimize yapacağımız yolculuktur. Çünkü asma bahçeli mezarlara gömülmesek de, başkalarının beğenileri üzerine kurduğumuz bu sanal hayatlar, ruhumuzu çoktan dijital bir mezarlığa hapsetmiş olabilir.

Keşfetme arzumuzu ve hayata bakışımızı değiştirmek için yapılan tüm geziler bizi kaşif yapsın ama gösteriş seyyahlığı bizlere yakışmamalı. 

Yazarın Diğer Yazıları