Fatih ÖZDEMİR

Gönüllü Tutsaklık: Kendi Hayatımızın Esiri Olmak

Fatih ÖZDEMİR

Sokakları, caddeleri, ofisleri ve hatta evlerimizin içini donatan kameraların, sensörlerin ve devasa kayıt cihazlarının caydırıcı bir soğukluğu vardır. Bir zamanlar George Orwell’in 1984 romanını okurken, dışarıdan gelen otokratik bir gücün bizi her saniye ekranlardan izleyeceği bir distopyadan korkardık. Güvenlik ve mahremiyet arasındaki o ince çizgide yürürken, hep dışarıdaki o "Büyük Birader"in gözünden sakınmaya, kişisel alanımızı korumaya çalıştık.

Oysa bugün geldiğimiz noktada çok daha trajik bir ironinin tam ortasındayız: Artık kimsenin bizi izlemek için devasa donanımlar kurmasına, milyonlarca liralık sistem odaları inşa etmesine gerek kalmadı. Bunun yerine devasa serverlar kuruldu. Çünkü kameraları kendi yüzümüze kendimiz çevirdik. Tabiri caizse celladımızı kendimiz var ettik.

Daha önce bu köşede "Bireyselcilik Toplumu" ve "Dünyayı Gezmek Modern Çağın Yeni Kutsalı mı" üzerine düşüncelerimi paylaşmıştım. Şimdi bu yapbozun belki de en tehlikeli parçasını, "şeffaflık" adı altında içine düştüğümüz gönüllü tutsaklığı konuşmamız gerekiyor.

Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü ile Şeffaflık Toplumu adlı eserlerinde modern insanın bu dramını muazzam özetler. Han’a göre, eski dönemin hapishanelerinde mahkumlar izlendiklerini bilir ve korkuyla itaat ederlerdi. Bugünün dijital hapishanesinde (dijital panoptikonda) ise insanlar birbirleriyle sürekli iletişim halindedir ve büyük bir özgürlük yanılsaması içinde kendi kendilerini ifşa ederler.

Bugün bir anının değeri, o anın ruhumuzda bıraktığı izle değil, bir veritabanına aktarılıp kaç kişi tarafından görüntülendiğiyle ölçülüyor. Eşimizle baş başa içtiğimiz bir kahvenin, kendi ellerimizle bir deriye verdiğimiz kemer şeklinde yaşadığımız o dinginliğin veya doğada geçirdiğimiz sakin bir anın fotoğrafını çekip o "sanal vitrine" koymazsak, o anı hiç yaşamamışız gibi hissediyoruz. Daha ilerisi de şu ki sosyalleşme zindanına sıkışmış anlam karmaşası olarak kafelerde boy göstermemiz. O yüksek ses ve kalabalık gürültüsünün bizi daha sosyal yapacağı yanılsaması. Han'ın deyimiyle; her şeyin görünür ve ölçülebilir olduğu bu şeffaflık toplumunda, “şeyler” ancak görünür olduklarında bir değer kazanıyor.

Fakat bu bitmek bilmeyen "görünür olma" histerisi, aslında iç dünyamızı yok eden bir ölüm dürtüsüdür. Sırlarımız, zaaflarımız, karanlık noktalarımız, sadece kendimize ve en sevdiklerimize sakladığımız o mahrem alanlar, dijital platformların kusursuz algoritmalarında öğütülüp yok ediliyor. Pürüzsüz, sürekli mutlu, sürekli başarılı bir profil çizme zorunluluğu, insanı kendi hayatının pazarlamacısına dönüştürüyor.

Bizler sosyal medyada "özgürce" dünyayı gezdiğimizi, yeni aldığımız bir eşyayı, tasarladığımız bir projeyi veya fikirlerimizi paylaştığımızı sanırken, arka planda tıkır tıkır işleyen bambaşka bir çark var. Kapitalizm artık sadece fabrikalarda beden gücü üzerinden üretim yapmıyor. Bugün en büyük üretim, bizim zaaflarımız, beğenilerimiz ve mahremiyetimiz üzerinden yapılıyor. Bizler eğlendiğimizi sanırken, devasa küresel şirketlerin veri merkezleri için bedava içerik üreten, 7/24 mesai yapan gönüllü işçilere dönüşmüş durumdayız.

Her anımızı kaydeden, kendi hayatımızın "kamera sistemleri" olduk. Üstelik bu kameraların fişini çekmekten de ölümüne korkuyoruz. Çünkü görünmez olmanın, unutulmanın ve "çevrimdışı" kalmanın bir tür sosyal ölüm olduğuna inandırıldık.Ve bizler artık sıkılmayı unuttuk.

Her şeyin bu kadar şeffaf, her anın bu kadar kayıt altında olduğu bir çağda, dijital ekranlardan yansıyan bu aşırı ışık bizi aydınlatmıyor, aksine kör ediyor. Sürekli kontrol edilen sosyal medya bildirimleri, elimizden düşmeyen telefonlar… Belki de yeniden insan olduğumuzu hatırlamak için biraz karanlığa, biraz "görünmezliğe" ihtiyacımız var.

Geleceğin dünyasında gerçek lüks; her an ulaşılabilir olmak veya en popüler mekanlarda paylaşımlar yapmak olmayacak. Geleceğin en büyük lüksü; mahremiyeti koruyabilmek, kendi iç dünyamıza çekilip "kimse görmeden de var olabileceğimizi" bilmek ve kendi rızamızla taktığımız o dijital kelepçelerin fişini cesurca çekebilmek olacak.

Ve en acısı da bu ölümsüzlük pompalayan kapitalist sistem sadece ölümle son bulacaktır. 

 

Yazarın Diğer Yazıları