Muhammed Musaddık’tan söz edilirken çoğu zaman tek bir cümle öne çıkarılır: O, petrolü millileştiren adamdı. Bu cümle doğrudur ama eksiktir. Çünkü Musaddık yalnızca petrolü millileştirmedi. Aslında millileştirdiği şey, İran’ın kendi kaderi üzerinde söz söyleme hakkıydı. Onun siyaseti, bir yeraltı kaynağının mülkiyet devrinden ibaret değildi. Onun siyaseti devlet egemenliğinin, anayasal meşruiyetin ve ulusal haysiyetin yeniden tanımlanmasıydı. Bu yüzden Musaddık’ın adı modern İran’ın en derin siyasal hafızasına kazınmıştır.
Ajax Operasyonu olarak bilinen 1953 darbesine giden süreç, Muhammed Musaddık’ın İran petrol endüstrisini millîleştirme politikasıyla başladı. İran Meclisi, Mart 1951’de Anglo-Iranian Oil Company’nin İran’daki imtiyazlarına son vererek petrol endüstrisinin millileştirilmesini kabul etti. Bu karar, Musaddık’ı İran milliyetçiliğinin en güçlü siyasal temsilcilerinden biri hâline getirdi. İngiltere açısından ise bu gelişme, İran petrolü üzerindeki ekonomik ve stratejik denetimin kaybı anlamına geliyordu.
Millîleştirme kararı kısa sürede uluslararası bir krize dönüştü. İngiltere, İran petrolüne yönelik baskı ve ambargo politikası izledi. Başlangıçta ABD, krizin müzakere yoluyla çözülmesini daha uygun görüyordu. Fakat Eisenhower yönetimiyle birlikte Washington’un yaklaşımı değişti. Soğuk Savaş şartlarında İran’da ekonomik kriz, siyasal istikrarsızlık ve potansiyel olarak Tudeh’in etkisi, Musaddık yönetiminin Sovyet nüfuzuna açık hâle gelebileceği endişesini güçlendirdi. İngiliz yetkililer de bu kaygıyı kullanarak ABD’yi Musaddık’ın devrilmesi fikrine yaklaştırdı.
Darbe planı, CIA ve MI6’nın ortak çalışmasıyla hazırlandı. Operasyonun Amerikan tarafındaki kod adı TPAJAX, yaygın bilinen adıyla Ajax Operasyonu’ydu. Planın merkezinde Musaddık’ın görevden alınması ve yerine General Fazlullah Zahedî’nin getirilmesi vardı. İlk darbe girişimi 15 Ağustos 1953’te yapıldı. Şah’ın imzaladığı fermanla Musaddık’ın görevden alındığı ve Zahedî’nin başbakanlığa getirildiği bildirilecekti. Ancak Musaddık bu girişimden önceden haberdar oldu. Şah’ın muhafız birliği komutanı Albay Nimetullah Nasıri, Musaddık’ın evine geldiğinde tutuklandı. Plan çöktü. Zahedî saklandı. Şah ise önce Bağdat’a, ardından Roma’ya kaçtı. Fakat süreç burada bitmedi. Planlı sokak gösterileri aracılığıyla dinî kesim ve monarşi yanlısı çevreler ile bazı askerî bağlantılar devreye sokuldu. 19 Ağustos’ta Tahran’da Musaddık karşıtı kalabalıklar harekete geçti. Bu kalabalıklara polis ve ordu içindeki bazı unsurlar da katıldı. Gösteriler kısa sürede hükümet binalarına ve Musaddık yanlısı merkezlere yöneldi. Radyo Tahran’ın ele geçirilmesi, darbenin psikolojik üstünlüğünü pekiştirdi. Günün sonunda Musaddık iktidardan düşürüldü. Darbenin ardından Musaddık yargılandı, üç yıl hapis cezası aldı ve hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirdi. Şah Muhammed Rıza Pehlevî ülkeye dönerek iktidarını yeniden kurdu.
Köklü bir ayan ailesinden gelen Musaddık, Avrupa’da eğitim görmüş, devlet hizmetinde tecrübe sahibi ve 1941’de siyaset sahnesine döndüğünde dürüstlüğüyle temayüz eden bir isimdi. Yani o, klasik anlamda sistem dışı bir devrimci değildi. Tam tersine, devletin içinden çıkmış bir anayasal milliyetçiydi. Fakat tam da bu nedenle tehlikeliydi. Çünkü radikal görünen talebi aslında oldukça sadeydi: İran’ın kaynakları üzerinde karar verme hakkı İran’a ait olmalıydı. Bu fikir, görünüşte hukukî bir talep olsa da fiiliyatta Britanya’ya ve onun düzenine meydan okumak anlamına geliyordu. İran’da emperyalizme karşı dik duruş sergileyen bu adamda İran toplumu, eğilmeyen bir devlet adamı gördü.
Onu anlamak için önce petrol meselesini doğru yerden kurmak gerekir. Uzun süre mesele, sanki İran daha yüksek pay istiyordu da Batı makul bir uzlaşma arıyordu şeklinde anlatıldı. Krizin özü kârın ne kadar bölüşüleceği değildi. Mesele petrol arama, çıkarma ve ihraç etme süreçlerini kimin denetleyeceğiydi. Musaddık için millileştirme demek ulusal egemenlik demekti ve bunun lamı cimi yoktu. Ulusal egemenlik ise petrol zincirinin karar mekanizmasının Tahran’da olmasından başka bir şey değildi. İngiltere ve Anglo-Iranian Oil Company için ise gerçek millileştirme, sadece bir gelir kaybı olmanın ötesinde küresel petrol düzeninde tehlikeli bir örnek oluşturabilir ve diğer yerlerde de buna benzer hamlelere yol açabilirdi. Bu yüzden görünürde uzlaşma önerileri sunulsa da bunların çoğu İran’a ancak isim düzeyinde egemenlik vererek fiilî denetimi Batılı şirketlerin elinde tutmayı amaçlıyordu. Musaddık’ın inatla üzerinde durduğu şey ise çok açıktı: Egemenlik, vekâleten kullanılamaz.
İşte burada Musaddık’ın büyüklüğü kadar trajedisi de ortaya çıkar. Çünkü petrol ekonomik bir kaynak olmanın ötesinde Musaddık’ın zihninde bir ulusun siyasal kişiliğinin somut zeminiydi. İran için petrolün devletleştirilmesi, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki eski sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla eşdeğer bir sembolik anlam taşıyordu. Şirket flamasının indirilip yerine İran bayrağının çekilmesi bir idari tasarruftan çok daha fazlasıdır. Bu, aslında İranlıların gözünde gecikmiş bir bağımsızlık ilanıydı. Tam da bu nedenle Musaddık, 20. yüzyılın sömürgecilik karşıtı liderleriyle aynı çizgide anıldı. O, İran bağlamında Gandi ile Nasır arasında bir yerde duruyordu. Ne Gandi gibi bütünüyle pasifist bir ahlak siyasetçisi ne de Nasır gibi bütünüyle askerî-popülist bir karizmatik lider. Onun gücü, anayasal meşruiyet ile antisömürgeci kararlılığı birleştirmesinde yatıyordu.
Fakat Musaddık’ı yalnızca dış düşmana karşı konuşan bir ulusal kahraman olarak görmek de yetersiz kalır. O aynı zamanda İran iç siyasetinin karmaşık koalisyonlarını yönetmek zorunda kalan bir liderdi. Musaddık’ın oluşturduğu Ulusal Cephe, orta sınıf partilerini, profesyonel çevreleri, mühendis kökenli İran Partisi’ni, farklı eğilimlerden aydınları, Tahran pazar çevrelerini ve loncaları bir araya getiren geniş ama kırılgan bir birliktelikti. Bu koalisyon başlangıçta Musaddık’a büyük meşruiyet sağladı. Ne var ki aynı genişlik, ilerleyen süreçte onun zayıf noktası haline de geldi. Çünkü İngiltere’ye karşı ortak duruş, devletin nasıl yeniden konumlanacağı sorusunda aynı açıklığı üretmiyordu. Milliyetçiler, din adamları, pazar çevreleri ve farklı sol eğilimler yabancı tahakküme karşı birleşebilseler de devletin seküler niteliği, monarşinin sınırları, ordunun denetimi ve toplumsal reformların yönü konusunda aynı çizgide değillerdi.
Musaddık’ın iç politikadaki en kritik mücadelesi, şah ile hükümet arasındaki yetki meselesinde düğümlendi. İran’da sorun sadece petrol değildi. Silahlı kuvvetlerin kimin denetiminde olacağı da belirleyiciydi. 30 Tir olaylarından sonra Musaddık daha net adımlar attı. Savunma aygıtı üzerinde söz sahibi olmaya çalıştı, askeri bütçede kesintiler yaptı, sarayın maddi ve siyasi etkisini sınırlamaya yöneldi, şahın diplomatik alan üzerindeki etkisini daraltmaya çalıştı ve nihayet parlamenter tıkanmayı aşmak için referanduma başvurdu. Bu tercihler, muhalifleri tarafından giderek daha fazla otoriterleşme biçiminde eleştirildi. Ancak aynı sürece başka bir yerden bakıldığında darbe hazırlıkları, saray entrikaları ve dış müdahale riski yükselirken Musaddık hükümeti hem hukukî hem de kurumsal bir ölüm kalım mücadelesi veriyordu.
Bu kırılganlığın bir başka boyutu da dinî çevrelerle ilişkilerde görüldü. Ayetullah Kaşani başlangıçta petrolün devletleştirilmesini bütün gücüyle destekledi. Ancak Musaddık’ın laik milliyetçiliği ile Kaşani’nin siyasal-dinî beklentileri aynı yolda uzun süre yürümeye uygun değildi. Musaddık şeriatı iktidarın merkezine yerleştirmediği için 1953’e gelindiğinde Kaşani ile arası ciddi biçimde açılmıştı. Bu ayrışma son derece önemlidir. Çünkü modern İran’da sömürgecilik karşıtı siyaset dili her zaman aynı ideolojik dile yaslanmadı. Musaddık’ın dili anayasal milliyetçilikti, Kaşani’ninki ise din temelliydi. Başlangıçta anti-emperyalizm konusunda uzlaşan bu iki anlayış, devletin kimliği sorusuna gelindiğinde ayrışıyordu. Musaddık’ın İslamcı çevrelerle arasındaki mesafe onun tarihsel mirasının sonraki dönemlerde neden sınırlı biçimde anıldığını da açıklar aslında. Devrimden sonra İslam Cumhuriyeti onu tamamen silememiş fakat bütünüyle merkezine de yerleştirememiştir. Çünkü Musaddık’ın siyasal vizyonunda halk egemenliği ile laik milliyetçilik bulunuyordu.
Dış cephede ise Musaddık’ın karşısında bir İngiliz şirketinden çok daha fazlası vardı. Aslında bir uluslararası düzen vardı. İngiltere meseleyi Lahey’e taşıdı, ekonomik baskıyı artırdı, Abadan çevresinde askerî gözdağı verdi, teknik personelin çekilmesiyle İran petrol sanayisini felce uğratmaya çalıştı. ABD başlangıçta arabulucu görünmeyi tercih etti. Ancak İran’daki olası gerçek anlamda bir millileştirme başka petrol üreticisi ülkelere örnek olursa bu ABD için de bir tehdit oluştururdu. Şayet İran başarılı olursa bütün Batılı güçlerin ve şirketlerin yönettiği petrol düzeni sarsılabilirdi. Bu nedenle Musaddık küresel enerji düzeninin de sorunu haline geldi. Bu yüzden ABD ve Britanya için Musaddık’ın devrilmesi, bir hükümet değişikliğinden çok daha fazla bir anlama geliyordu. Onun devrilmesi dünyaya verilmiş bir uyarı olacaktı. Bir ülkenin yer altı kaynaklarına sahip olması nedeniyle o kaynakların kaderi üzerinde karar verme hakkı da istenirse bedel ödenirdi.
1953 darbesi tam da bu yüzden modern İran tarihi içinde travmatik olaydır. Darbe, aslında İran halkının yenilgisidir Musaddık’ın değil. Darbeden sonra şahın güç kazanması ve daha sonraki dönemde devletin baskı kapasitesinin genişlemesi İran için bir dönüm noktasıydı. Darbeden sonra Ulusal Cephe dağıtıldı, önemli isimler tasfiye edildi, Musaddık yargılandı ve siyasi hayatın dışına itildi. Ama onu siyaseten yok etmek, sembolik olarak silmek anlamına gelmedi. Tam tersine Musaddık’ın yenilgisi onu ulusal hafızada sıradan bir siyasetçiden bir ulusun direnişinin simgesel figürüne dönüştürdü. Bazen mağlup liderler, zafer kazanmış olanlardan daha uzun yaşar. Musaddık da böyledir. 1953’te iktidarını kaybetti, fakat tarihsel meşruiyetini kaybetmedi.
Onun mirasının 1979 sonrasında Devrimden sonra da yaşamaya devam etmesi şaşırtıcı değildir. 1953 darbesi ve Musaddık’ın başını çektiği milliyetçi hareket İran ulusal kimliğinin kurucu deneyimleri arasında yer almıştır. Günümüzdeki İranlı kimliği din, dil ve tarih birliğinin yanı sıra yakın geçmişin ortak travmalarıyla da biçimlenmiştir ki 1953 bunların başında gelir. Bu yüzden ABD’ye duyulan karşıtlığın ve öfkenin köklerinde bu darbenin büyük bir etkisi vardır.
Musaddık’ın adı, 1979 Devrimi sonrasındaki İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik çerçevesine tam sığmasa da ulusal egemenlik ve yabancı müdahale karşıtlığı söz konusu olduğunda hatırlanan bir simge olmaya devam etmiştir. Humeyni Musaddık’ı Batı’ya karşı duran millî bir lider olarak hiçbir zaman sahiplenmedi. Onu İslamî siyasetin dışında kalan, hatta İslam’a zarar verme potansiyeli taşıyan seküler milliyetçi bir figür olarak göstermeye çalıştı. Bu nedenle İran İslam Cumhuriyeti’nin toplumsal hafıza inşa ederken izlediği resmî siyasetinde Musaddık’ın rolü çoğu zaman küçültülmeye çalışılmıştır. Yani 1979 İran İslam Devrim’i sonrasında Musaddık’ın tarihi ve kişisel geçmişi sistematik biçimde çarpıtılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar tarihi kazananlar yazsa da belirtilmelidir ki toplumsal hafıza ise her zaman kazananın yani muktedirin istediği biçimde yeniden yazılamaz. Musaddık da seküler bir milliyetçi figür olarak bugün dahi İran toplumunun siyasal hafızasında İngiliz ve Amerikan emperyalizminin ve Şah despotizminin karşısında duran bir figürdür.
Bugünden geriye dönüp baktığımızda Musaddık’ı saf bir idealist ya da Batıya sadece dogmatik bir arkaplan ile karşıt bir lider olarak sınıflandırmak haksızlık olur. O, özünde anayasal egemenlik savunucusuydu. Britanya’ya karşı çıkışı, Batı medeniyetine yönelik kategorik bir reddiye değildi. Onun derdi yabancı şirketlerin ve devletlerin İran üzerinde fiilî vesayet kurmasına yönelik itirazdı. Onun siyasal ahlakı, modern devletin iç kurumlarını işler hale getirmek ile dış müdahaleyi sınırlamak üzerine kurulmuştu. Bugün dahi bağımsızlık ve ekonomik egemenlik üzerine yürüyen her tartışmada Musaddık’ın gölgesi dolaşır. Çünkü o, şu temel soruyu tüm açıklığıyla ortaya koyan ilk liderlerden biriydi: Bir devlet, kendi toprağının altındaki zenginlik üzerinde gerçekten söz sahibi değilse siyasi bağımsızlıktan söz edilebilir mi?
Bu nedenle Muhammed Musaddık’ın hikâyesi, geçmişte kalmış bir İran hikâyesi değildir. Bu hikâye, 20. yüzyıl boyunca millî egemenliğin emperyalizme, anayasal siyasetin dış müdahaleye ve halk iradesinin gizli operasyonlara karşı verdiği mücadelenin bir örneğidir. Petrolü millileştiren adamın asıl önemi, petrolü devlete kazandırmasında değil egemenliğin içini yeniden doldurmaya çalışmasındadır. Onun mücadelesi bu yüzden 1953’te bitmedi. Sadece biçim değiştirdi. Musaddık, petrolü değil, İran’ın siyasal onurunu millileştirmeye çalıştı. Bugün İran’da anti Amerikancılık, anti emperyalizm, uranyum zenginleştirme konusunda ısrarlı bir duruş varsa bu sadece İran İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik konumlanmasında değil Musaddık ve onun şahsında anti emperyalizme karşı direnişin toplumsal hafızaya sirayet etmesinde de aranmalıdır.
Dr. Öğretim Üyesi Fatih TEKİN
İnönü Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi