Fatih TEKİN

İran Dış Politikası Üzerine Düşünceler

Fatih TEKİN

İran’ı anlamaya çalışırken en sık yapılan hata bu ülkeyi tek bir kavramın içine hapsetmektir. Kimi zaman yalnızca “devrimci rejim” denilerek açıklanır kimi zaman yalnızca “kadim devlet aklı” ile tarif edilir kimi zaman da bütün tablo nükleere indirgenir. Oysa İran, aynı anda hem ideolojik hem stratejik hem tarihsel hafızası olan hem de güncel güç dengelerine son derece duyarlı bir devlettir. Bu nedenle Tahran’ın dış politikasını anlamak için sloganlardan ziyade uzun tarihsel sürekliliklere, rejimin iç mimarisine ve uluslararası sistemin İran üzerindeki baskılarına birlikte bakmak gerekir. 

İran’ın dış politikasındaki en kalıcı damarlardan biri bağımsızlık arayışıdır. Kaldı ki bu arayış, 1979 devriminden çok daha eski bir tarihsel zemine dayanır. İran dış politikası, yüzyıllar boyunca büyük güç baskısı, komşu rekabeti ve iç parçalanmışlık arasında şekillenmiştir. Özellikle Rusya ve Britanya rekabetinin ağırlaştığı dönemlerde İran, bazen tampon bölge olmuş bazen nüfuz alanlarına bölünmüş bazen de bağımsızlığını korumak için üçüncü güçlerle denge siyaseti kurmaya çalışmıştır. Bu yüzden modern İran’da dış politika, çıkar maksimizasyonu olmanın ötesinde varlığını koruma ve dış tahakküme direnme meselesidir. 

Bu tarihsel hafıza, 20. yüzyılın kırılmalarıyla daha da sertleşmiştir. 1907 Anglo-Rus Anlaşması’nın İran’ı fiilen etki alanlarına bölmesi, 1953’te Musaddık’a karşı düzenlenen MI6-CIA darbesi ve Şah döneminin Batı destekli otoriter modernleşmesi İran’da dış müdahalelere bir karşıtlık ve karşı çıkış kanaatini güçlendirmiştir. Bu nedenle 1979 devriminden sonra ortaya çıkan anti-emperyalist tavır ideolojik bir öfkenin ürünü olmasının yanı sıra tarihsel bir güvensizliğin siyasal dile de bir yansıması olarak görülebilir. ABD’ye duyulan sert kuşkunun arkasında devrimci söylemin ürettiği diskura ek olarak darbe tecrübesi ve dış bağımlılık korkusu da bulunmaktadır. 

Tam da bu nedenle devrim sonrası İran dış politikasının kurucu sloganı olan “Ne Doğu ne Batı” basit bir retorik değildir. Bu ilke, hem anti-kolonyal bir refleksi hem de İran’ın büyük güç blokları karşısında özerk kalma arzusunu ifade etmektedir. Aynı çerçevede Humeyni’nin dış politika ilkeleri arasında mazlumların desteklenmesi, süper güçlere karşı çıkılması, Filistin davasına sahip çıkılması, İsrail’e muhalefet ve devrim değerlerinin korunması da yer almaktadır. İran, rol teorisi bağlamında düşünüldüğünde kendini belirli bir tarihsel ve ahlaki misyonun taşıyıcısı olarak görmektedir. Sorun tam burada başlar ki bu ahlaki-siyasal misyon ile devletin jeopolitik ihtiyaçları her zaman birbiriyle uyumlu değildir. 

İran, ne sadece güç peşinde koşan sıradan bir devlet gibi davranır ne de yalnızca idealler uğruna hareket eden saf bir devrimci aktördür. İran’ın çıkar algısı elbette ideolojik çerçeve tarafından biçimlendirilir. Rejimin meşruiyeti İslamî devrim iddiasına dayandığı için dış politika tercihleri de sık sık bu meşruiyeti koruma ihtiyacına göre formüle edilir. İsrail karşıtlığı, ABD’ye mesafe, “mazlumların hamisi” olma iddiası ya da İslam dünyasında öncülük söylemi hem dışarıya verilen mesajlardır hem de içeride rejimin kendini meşrulaştırma araçlarıdır. 

Elbette İran’ı yalnızca ideoloji üzerinden okumak da yanıltıcı olur. İran elitleri, özellikle savaş, yaptırım ve ekonomik baskı dönemlerinde pragmatik davranmayı da bilmiştir. Rafsancani, Hatemi, Ahmedinejad ve Ruhani gibi farklı liderler ideoloji ile pratik gereklilikler arasında farklı yaklaşımlar kurmuşlardır. Hatemi denge ve yumuşama dili üretmiş, Ahmedinejad daha sert ve meydan okuyan bir çizgi benimsemiş, Ruhani ise özellikle nükleer müzakere sürecinde pragmatizmi öne çıkarmıştır. Fakat bütün bu farklılıkların altında değişmeyen bir zemin vardır ki o da devletin güvenliği, rejimin devamı ve İran’ın bölgesel ağırlığını koruma isteğidir. Yani üslup değişse de önceliklerin söylemsel düzeydeki tonu değişse de ana stratejik damar büyük ölçüde yerinde kalır. 

Bu noktada İran dış politikasının kim tarafından yapıldığı sorusu kritik hale gelir. Dışarıdan bakıldığında cumhurbaşkanı çoğu zaman sistemin yüzü gibi görünür. Oysa karar alma mekanizması çok daha karmaşıktır. İran’da temel yönelimler üzerinde son söz dini lidere aittir. Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanlığı çoğu durumda bu çerçeveyi takip eden uygulayıcılardır. Parlamento, Ulusal Güvenlik Konseyi, Devrim Muhafızları ve dini ağlar sürece müdahil olur. Bu nedenle Tahran’dan zaman zaman çelişkili mesajlar çıkması normaldir. İran dış politikası pazarlıklı ve katmanlı bir iktidar yapısının ürünüdür. 

Muhammed Hatemi dönemi üzerinde düşünmek bu çerçevede öğretici olabilir. 1997 sonrasında Hatemi’nin “Medeniyetler arası diyalog” söylemiyle İran, dünyaya daha uzlaşmacı ve daha diplomatik bir yüz göstermeye çalışmıştır. Avrupa ile ilişkilerde göreli iyileşme sağlanmış ve İran’ın imajı kısmen toparlanmıştır. Ancak bu açılım rejimin ideolojik çekirdeğini dönüştürmemiş daha çok onun daha az çatışmacı bir üslupla temsil edilmesini mümkün kılmıştır. Bu yüzden Hatemi dönemindeki açılım, birçok gözlemcinin umduğu kadar köklü bir paradigmatik kırılma üretememiştir. İran siyasal sisteminin yapısal sınırları, reformist söylemin hareket alanını kısıtlamaktadır. 

Mahmut Ahmedinejad dönemi ise Hatemi’nin tersine devrimci retoriğin en görünür biçimde yükseldiği dönemlerden biridir. Doğu’ya yöneliş yani üçüncü dünya ülkeleri ile siyasi, ekonomik, diplomatik ilişkileri önceliklendiren yaklaşımı, İsrail karşıtı sert söylemi ve nükleer konusunda ısrarcı tavrı İran’ı bölgesel ve küresel gerilimlerin merkezine taşımıştır. Fakat İran bu dönemde bile bütünüyle irrasyonel bir şekilde hareket etmemektedir. İran, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Rusya’dan çeşitli Asya aktörlerine kadar alternatif ortaklıklar geliştirerek yaptırımların etkisini azaltmaya ve yalnızlığını kırmaya çalışmıştır. Yani sert söylemin arkasında dahi bir güvenlik arayışı, kuşatılma hissi ve dengeleme arayışı bulunmaktadır. Mesele, bu dengeleme kapasitesinin ekonomik ve diplomatik maliyetleri düşürmeye yetmemesi meselesidir. 

Hasan Ruhani dönemi, İran dış politikasında pragmatizmin en açık biçimde öne çıktığı dönemlerden biri olarak görülebilir. Ruhani, dış politikanın ekonomiye hizmet etmesi gerektiğini açık biçimde savunmuş ve nükleer krizin çözülmesi, yaptırımların kaldırılması ve komşularla gerilimin azaltılması onun öncelikli hedefleri arasında yer almıştır. İran’ın nükleer programını kısıtlamasını öngören 2015 yılındaki Ortak Kapsamlı Eylem Planı bu bakımdan yalnızca nükleer bir anlaşma değildir. Bu İran’ın dünyayla kontrollü entegrasyon arayışının sembolüdür. Elbette İran’daki bu pragmatizm sınırsız değildir. İçeride şahin kanat olarak da ifade edilen sertlik yanlıları, rejimin ideolojik kırmızı çizgileri ve bölgesel nüfuz mücadelesi gibi faktörler Ruhani’nin normalleşme sürecinde elini kısıtlamıştır.

İran, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra oluşan yeni uluslararası koşullara uygun esnekliği tam anlamıyla geliştirememiştir. İki kutuplu düzenin sona ermesi İran gibi orta ölçekli ama bölgesel iddiaları olan devletler için daha zorlayıcı bir ortam meydana getirmiştir. Çünkü artık büyük güç rekabetinden faydalanarak kendisine alan açmak eskisi kadar kolay değildir. İran ise bu yeni dönemde ABD karşıtlığını sürdürmüş ve İsrail meselesinde sert pozisyonunu korumuş. Böylece rejim kendisini tarihsel olarak haklı gördüğü çizgiyi sürdürürken Soğuk Savaş sonrası yeni konjonktürde bunun maliyeti daha ağır olmuştur. 

İran, ne yalnızca devrimdir ne yalnızca jeopolitiktir. İran, devrimci söylemini jeopolitik ihtiyaçlarla sürekli yeniden uzlaştırmaya çalışan bir devlettir. Filistin meselesinden Körfez rekabetine, uranyum zenginleştirme meselesinden Rusya ve Çin’le ilişkilere kadar her başlıkta bu ikili yapı görülür. Tahran bazen ideoloji konuşur ama güvenlik hesaplar bazen pragmatizm uygular ama bunu devrimci dil ve söylem içinde sunar. Bu yüzden İran’ı anlamanın en doğru yolu, İran’ın söylemleri ve eylemlerini bir arada tutan rejim mantığını kavramaktır. İran’ın dış politikası anti-emperyalizm, tarihsel travmalar, meşruiyet, güç ve hayatta kalma hesaplarının iç içe geçtiği çok katmanlı bir siyasal zemin üzerinde şekillenmektedir.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısıyla açılan savaş, aslında İran’ın sadece devrimci sloganlarla hareket eden bir rejim olmadığını göstermiştir. Ağır baskı altında bile jeopolitik refleks üretebilen çok katmanlı ve dirençli bir devlettir. Washington’da savaşın kısa sürede İran’ın askeri kapasitesini kıracağı ve rejimi stratejik tavize zorlayacağı düşünülüyordu. Ancak savaşın altıncı haftasına gelindiğinde ortaya çıkan tablo daha karmaşıktır. ABD Başkanı Donald Trump askeri hedeflerin büyük ölçüde gerçekleştirildiğini savunsa dahi İran hem İsrail’e hem de Körfez’deki bazı hedeflere füze saldırıları düzenleyerek tam anlamıyla etkisizleştirilemediğini göstermektedir. Bu durum, İran dosyasında askeri başarı ile siyasi sonuç arasındaki mesafenin ne kadar büyük olabileceğini yeniden hatırlatmaktadır. 

Daha da önemlisi bu savaş İran’ı rejim güvenliği bakımından da sertleştirmiş görünmektedir. ABD ve İsrail’in bu savaştaki temel hedefi İran’ın karar merkezini felce uğratmak ve rejimin omurgasını kırmaktı ve bütün strateji bunun üzerine kuruldu. İran toplumuna defalarca sokağa çıkıp rejimi devirmeleri çağrıları yapıldı. Fakat ortaya çıkan sonuç bunun tersi yönünde sonuçlar üretti. İran’ın kurumsal katmanlılığı, asimetrik karşılık kapasitesi ve kuşatma altındaki devlet anlatısı rejimi çözmek yerine içeride bayrağın etrafında toplanma refleksi ve daha sert bir seferberlik üretmiş durumda görünüyor en azından şimdilik. Yani savaş, İran’ı dönüştürmek yerine rejimin güvenlikçi çekirdeğini tahkim eden bir işleve neden olmuş olabilir. Bu da İran’ı anlamak için neden sadece ideolojiye ya da sadece güç siyasetine bakmanın yetmediğini bir kez daha göstermektedir. 

Savaşın en çarpıcı sonucu ise Hürmüz Boğazı yeniden küresel siyasetin merkezine yerleşmesi olmuştur. İran, ABD ve İsrail karşısında konvansiyonel bakımdan daha zayıf olabilir fakat enerji akışını tehdit etme kapasitesi sayesinde çatışmayı küresel ekonomik düzleme taşıyarak diş gösterebilmiştir. Boğazdaki deniz trafiği yaklaşık %90 oranında düşmüş, petrol fiyatları yeniden 109 dolar civarına tırmanmış ve Avrupa ile Asya’da ciddi tedarik baskıları oluşmuştur. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Hürmüz’ün askeri güçle açılamayacağını söylemesi de bu yüzden önemlidir. Bugün mesele İran’ın vurulup vurulamayacağı değildir zira İran vurulabilir bir hedeftir. Ancak vurulmayla kaybeden bir hedef olmadığını göstermiştir. Dolayısıyla asıl mesele İran’la savaşmanın maliyetinin dünya ekonomisi tarafından ne kadar taşınabileceği meselesidir. Tahran tam da bu noktada devrimci söylemini jeoekonomik bir kozla birleştirmekte ve savaş alanını kendi lehine genişletmektedir. 

Şimdilik görünen, askeri baskının İran’ın nükleer tesislerine ve füze kapasitesine ciddi zarar vermesine rağmen kesin bir siyasi sonuca ulaşmadığıdır. Dahası, kamuoyu verileri ABD içinde savaşa desteğin zayıf olduğunu göstermekte ve Trump yönetimi ise net bir çıkış takvimi sunamamaktadır. 28 Şubat 2026’dan beri yaşananlar, İran meselesinin salt askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini ve İran’ın rejim güvenliği, ideoloji ve jeopolitik arasında kurduğu karmaşık denge hesaba katılmadan kurulacak her stratejinin eksik kalacağını göstermektedir. İran’ı anlamak tam da bu nedenle yalnızca ne söylediğinden bağımsız olarak baskı anında nasıl dayandığına ve hangi araçlarla oyunu yeniden kurduğuna bakmayı gerektirir.

Dr. Öğretim Üyesi Fatih TEKİN / İnönü Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

Yorumlar 1
Ahmet 06 Nisan 2026 00:27

Çok kıymetli bir bakış açısı

Yazarın Diğer Yazıları