İnsan, bazen bir hayalin peşinden koşarken aslında kendinden uzaklaştığını fark etmez. Oysa mutluluk, çoğu zaman erişilemeyen büyük şeylerde değil; avuç içine bırakılmış küçük bir gülün kokusunda ya da bir çikletin verdiği kısa bir tebessümdedir. Hayat, insana sunulan imkânlarla anlam kazanır; fazlasıyla değil, fark edebilmekle.
Ben hep merak ederdim: İstanbul’da kaç yalı vardır diye. Bugün İstanbul’da yaklaşık 600 yalı bulunduğu, bunların yaklaşık 360’ının tarihî nitelik taşıdığı ifade edilir. Boğaz boyunca dizilmiş o ihtişamlı yapılar… İçlerinde kimler yaşar, kaç hayat sığar o duvarların arasına? Yüzyıllar boyunca kimler geçti o kapılardan? Roma’dan Bizans’a, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan bir zenginlik hikâyesi… Paşalar, tüccarlar, devlet adamları… Hep aynı silsilenin içinde, hep belirli insanların yaşadığı yerler olmuş o yalılar.
Bir yanda yaklaşık 16 milyon insanın yaşadığı İstanbul; diğer yanda sayısı sınırlı olan yalılar… Bu şehirde denizi hiç görmeden yaşayan insanlar var. Boğazın serinliğini bilmeden, dalga sesini duymadan hayat sürenler… Dar sokaklarda, betonun içinde sıkışmış hayatlar… Kimi bir simit satarak geçinir, kimi su satar, kimi alın teriyle küçük kazançlar elde eder. Kimi de büyük ticaretlerle servet kazanır.
İstanbul, bir zıtlıklar şehridir. Boğaz’ın kıyısında ihtişam; birkaç kilometre gerisinde yokluk… Aynı şehirde göğe uzanan rezidanslar da vardır, mütevazı evlerde yaşam mücadelesi veren insanlar da. Aynı gökyüzünün altında, farklı hayatların keskin ayrımı yaşanır.
Ama şu soru hep aklımda: Gerçekten kim daha mutlu?
Yalıda yaşayıp huzuru bulamayanlar mı, yoksa küçük bir evde ama kalbi huzur dolu olanlar mı? Çünkü insanın yediği değişmez aslında. Birinin tabağında en güzel yemekler, diğerinin önünde sade bir sofra… Ama doyum aynıdır. Biri Boğaz’a karşı oturur, diğeri hayalinde bir deniz kurar.
İnsan bazen sahip olamadıklarının peşinden o kadar çok gider ki, elindekilerin kıymetini unutmaya başlar. Oysa gerçek huzur, sahip olduklarını fark edebilmektedir. Küçük bir mutluluk, bazen en büyük servetten daha değerlidir.
İbadet de böyledir… Kimi büyük camilerde secde eder, kimi küçük bir odada dua eder. Mekânlar değişir; fakat insanın içindeki huzur arayışı hep aynıdır.
Ben de isterdim bazen… İstanbul’un en güzel yerlerinde, denize sıfır bir yalıda yaşamayı. Sabah uyandığımda Boğaz’ı görmek, akşam ışıkların suya yansımasını izlemek… Ama sonra düşünürüm: Bu gerçekten mutluluğun kendisi midir?
Belki de değildir.
Çünkü mutluluk, bir manzaraya sahip olmak değil; o manzarayı hissedebilmektir. İnsan, bulunduğu yerde huzur bulamıyorsa, dünyanın en güzel yerinde de mutsuz olabilir.
Düşünsenize… O yalıların içinde yaşayan sınırlı sayıda insan var. Peki geri kalan milyonlar? Eğer herkes sahip olamadığı şeyler için isyan etseydi, hayat düzeni kalır mıydı? Herkesin yolu, imkânı ve hikâyesi farklıdır.
Ve en önemlisi: Hiçbirimiz kalıcı değiliz. Bugün sahip olunan her şey, yarın bir başkasının olabilir. Geriye sadece yaşanmışlıklar, hatıralar ve insanın iç dünyası kalır.
Bu yüzden en doğru yol şudur: İnsan, elindekilerle mutlu olmayı öğrenmelidir. Küçük şeylerden sevinç duymayı bilmeli, sahip olduklarının kıymetini bilmelidir.
Belki Boğaz’ı göremeyeceksiniz. Belki bir yalıda hiç yaşamayacaksınız. Ama kalbinizde bir huzur varsa, zaten en büyük zenginliğe sahipsiniz demektir.
Hayata pozitif bakın. Bir hayalin peşinden koşun; ama kendinizi kaybetmeden…
Çünkü gerçek zenginlik, sahip olduklarımızda değil; onlarla ne kadar mutlu olabildiğimizdedir.
