Son dönemde ana muhalefet partisinde yaşanan rüşvet, yolsuzluk, otel odalarındaki gayri meşru durumlar, lgbt ilişkileri gibi ahlaksızlıkları duyduğumda şaşırmadım. Şaşıracak bir şey de yok zaten. Lgbt yürüyüşlerine destek veren bu gruba üye olan insanların onurlu olduğunu söyleyen bir partide böyle ahlaksızlıklar gayet normal. Fakat günümüzde bu ahlaksızlıkları sadece bu parti yöneticileri ile sınırlamak haksızlık olur. Siyasetçiler toplumun aynasıdır. Toplumda ahlaksızlığın yaygın olması karşısında siyasetçilerin de genelinin temiz ve ahlaklı olmasını beklemek safdillik olur. Öyle bir duruma geldik ki İslamı ilkeleri olduğunu söyleyen bazı partiler bile birtakım menfaatlerinden dolayı bu partiyi desteklemekten imtina etmiyorlar.
Dünyaya ahlak öğreten ve dağıtan bir medeniyetten nasıl bu hale geldik sorusunun en güzel cevabı ahlaklı olduğumuz zamanlardaki duruma bakarak çok rahat anlayabiliriz. İmanınımız ve inancımız geriledikçe ahlaki yozlaşmada katlanarak artmaktadır. Eğer imanlı ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek için toplum olarak büyük bir irade göstermezsek durumumuz daha da kötüye gidecek.
Ahlak, insanın yeryüzündeki varoluşunu anlamdırır ve temellendirir. Ahlaksız bir hayat anlamsız ve amaçsız, hayvanlardan daha aşağı seviyedeki esfele safilin bir hayattır. Ahlakın kaynağını insanda aramak büyük bir gaflettir. Zira insan değer de dahil hiçbir şeyi yaratamaz.
İnsanın beşer konumundan Adem konumuna yükselmesi, aşkın bir kaynak olan Yüce Allahın emirlerine ve öğütlerine sımsıkı sarılarak ahlaklı olmasıyla mümkündür. Ahlak ilkeleri insanı beşeri seviyeden Adem seviyesine yükselten, semadan arşa uzanan sapasağlam bir ip gibidir. Nitekim Bakara Suresi, 256. Ayette Yüce Mevlamız "...Kim tağutu (şirk ve tuğyanı) inkâr edip Allah’a inanırsa, şüphesiz o, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa (el-urveti'l-vuskâ) yapışmıştır..." buyurmuştur.
Akıl, doğru ve yanlışı ahlak ise iyi ve kötüyü ayırt eder. Akıl ve ahlak bir bütün halinde çalışarak kaynağını hak olan Yüce Allahtan alır. Bu ahlak anlayışı, Adem oğlunun saadetinin hakikati sevmek, aramak ve tatbik etmekten geçtiğini bildirmektedir.
Müslüman düşünürlere göre ahlak, insanı hakikat ve erdemler vasıtasıyla mutluluğa ulaştıran eylemler bütünüdür. İnsanın yeryüzündeki varlığını anlamlı kılan "amel" ler de bunlardan müteşekkildir. Farabî mutluluğu, hakikatin ifadesi olan “maʻkûlât âlemine" yakınlık olarak tanımlar. İnsan, hakikati idrak ettiği ve yaşadığı ölçüde gerçek mutluluğa erişebilir. Şehevi zevkler, mal, mülk, makam, güç ve benzeri haz araçları gerçek mutluluk değildir; zira bunlar hem insanın ontolojik mertebesinin altındadır hem de geçici oldukları için kaybedildiği zaman insanda keder, elem ve endişeye neden olurlar.(Farabî, Kitâbu’l-mille, haz. Muhsin Mehdi, s. 52.) İbn Sina da aynı noktanın altını çizer:
‘Mutluluk, ancak bilgide kemal sahibi olmakla elde edilebilir.’ (İbn-i Sin, el-İşârât ve’t-Tenbîhât, c. Nasirüddin Tûsiî ve Kutbuddin Şirazinin şerhiyle beraber, Tahran: Matba’atu’l Haydari, 1958 s. 327.) Gazali de aynı çerçevede hareket eder ve insanın mutluluğunu ve kemalini, hakikatlerin tam manasıyla keşf ve idrak edilmesinde arar:
İnsan ruhuna özgü kemal, onun âlim ve âkil olması ve küllün suretinin, küllideki makul nizamın, ondan fezeyan eden hayrın onda resm olunmasıdır. (...) Ruh mutlak ve şerif ruhani cevherlerle süluk etmeli (...) mutlak iyiyi, mutlak hayrı ve mutlak güzeli müşahede ederek dönmeli, mutlak güzel ile yekvücut olmalı, onun şekline ve heyetine girmeli, onun cevherinde olmalı ve onun yolunda seyretmelidir. (Gazali, Hakikat Bilgisine Yükseliş, trc. Serkan Özburun, İstanbul: İnsan Yay, 1995, s. 146)
13. yüzyılın önde gelen kelamcılarından Seyfeddin el-Âmidi, insan hayatının nihai gayesini "manevi kemal” olarak tanımlar. Manevi kemale ulaşmanın yolu ise "ma'kûlât”ı yani eşyanın zati/akli hakikatini bilmekten geçer. Aynı şekilde Endülüslü mutasavvıf düşünür İbn Sebin mutluluğun derecelerini "hikmetin tadılması" olarak tasvir eder. Hikmetin manası ise, “başlangıçta eşyanın hakikatini idrak etmek (...) sonuçta marifetullah ve İlk Hakikat'e (yani Allah'a) yaklaşmaktır". Ahlak, hakikat ve mutluluk arasındaki ilişkiyi en sarih ortaya koyan düşünürlerden Ebu Bekir er-Razî, Felsefi Yaşam (es-Siretü'l-felsefiyye) adlı eserinde meseleyi şöyle hülasa eder: "Yaradılışımızın en önemli meslesisi ve yöneldiğimiz ilke, bedeni arzular değil bilginin elde edilmesi ve adaletin tatbikidir. Bu ikisi sayesinde bu dünyadan ne ölümün ne de acının olmadığı dünyaya intikal ederiz." Bu geleneği takip eden Molla Sadra, mutluluğu "varlık şuuru" olarak tanımlayarak ona ontolojik bir temel kazandırır. Zira gerçek mutluluk, oluş âleminin fani istihalelerinden ve zevklerinden değil, hakikatin taşıyıcısı olan "ma'kûlât"ın (akli cevherlerin) sabit gerçekliğinden neşet eder.
Sadra varlık, hakikat ve mutluluk arasındaki ilişkiyi şöyle ifade eder:
Varlıklar farklı derecelere sahip olduğu için, onların idrakine dayalı olan mutluluk da farklı üstünlük dereceleri arz eder. Akli melekelerin varlığı, arzu ve öfkeye ilişkin hayvani melekelerin varlığına şüphesiz üstündür. (...) Nefslerimiz güçlü hâle geldiğinde, bedenle olan ilişkisini kestiğinde ve kendi gerçek kimliğine ve kaynağına döndüğünde, şehevi hazlarla mukayese edilemeyecek bir zevke ve mutluluğa ulaşır. Bu böyledir çünkü bu zevkin kaynağı [varlığın idrak edilmesi], bütün zevklerin en kuvvetlisi ve en mükemmelidir. (Sadra, Esfar, IV, 2, s. 121-2.)