Değerli dostlar, Bünyan’ın Gigi köyünde doğup büyüyen ve şu anda Amerika’nın Boston şehrinde yaşayan Murat Kaya ile söyleşimize devam ediyoruz.
Murat abi, Türkiye'deki Ermenilerin büyük bir kısmı çocuklarına Türkçe veya Anadolu’da yaygın kullanılan isimleri koyduklarını görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Korkudan. Amerika'ya gelen Müslüman çocukların adı Murat ya, kimisi Jeff diye değiştiriyor, kimisi Alex koyuyor, kimisi bilmem ne koyuyor. Biz geçmişte burada nasıl o korkuyu yaşadıysak, o çocuklar da orada yaşıyor. ‘’Oğlum korkmayın. Benim adım da Murat. Niye çekiniyorsunuz? Çekinmeyin, biz burada aynıyız.’’ diyorum.
Toplumdan dışlanmamak için, dediğiniz gibi farklı görünmemek için böyle yapıyorlar.
Mesela ben Türkiye’de şimdi karakola düşsem senin adın Murat, benim adım da Garabet olsun. Karakoldaki görevliler seni tutar ama beni tutmaz. Çünkü biz bunları yaşadık.
Gigi ile ilgili unutamadığınız bir anınızı yani Gigi denilince şu anım var, dediğiniz bir anınızı sizden dinlemek isteriz.
Hiç unutamadığım ne var biliyor musun? 7-8 yaşındayken babam beni çobanın yanına çeltek verdi. Çeltek ne biliyor musun? Çoban yardımcısı.
Çoban yamağı da deniliyor.
O çoban beni koynuna alır, yatardı Çeksorut Dağı’nın öbür tarafında. Onları unutamıyorum, o iyilikleri unutamıyorum.
Orada ne kadar kaldınız ya da çoban yamaklığı (çelteklik) yaptınız?
Bir sene. Ben 6-7 yaşındaydım. ‘’Yokluk beni mecbur etti, gurbeti ben mi yarattım.’’ diyor. Bu türküyü biliyor musun? İşte yokluk beni mecbur etti, gurbeti ben mi yarattım? İşte yokluk insanın başına her şeyi getiriyor.
Babanızın sizi çeltek(çoban yamağı) olarak verme sebebi yokluk diyorsunuz.
Tabii, yokluk, köyde ne yiyeceksin? Zavallı babam seneden seneye ayağımıza bir lastik ayakkabı anca alabilirdi. Yani köyde yok, ne yapacak adam? Bu anılarımı unutamıyorum. Çok zahmet çektik yani.
Çoban yamağıyken nerede yatardınız?
Çadırönü Mevkii’nde bir dağ vardı mağara gibi. Hayvanlar aşağıda yatar, biz de kayanın içinde ufak bir yer vardı, orada yatardık.
Hayvanların ısısıyla mı ısınırdınız?
Yok yok, hayvanlar daha aşağıdaydı. Bünyan Kayabaşı’ndaki kayalara benzer mağara gibi bir yer vardı.
Nasıl ısınırdınız peki?
Ateş yakardık sürekli, geceleri ateş yakardık.
Üstünüze ne alırdınız?
Aba vardı, çobanların giydiği kürk vardı ki o çok sıcak tutardı. Onu giyerdik. Ondan sonra o adam beni koynuna sokardı, ufağım ya üşümemem için.
Çobanın ismi neydi?
Hacı amca. O da bizdendi, Hacı amca denirdi. Diyorum ya, çevremizdeki herkes bizdendi. Çobanımız, çalışanlarımız…
Bir sene mi kaldınız orada?
O çobanın yanında bir sene orada çobanlık yaptım. İşte o anılar beni yaşatıyor. Ondan sonra doğduğum Gigi köyü, Gigi’deki evim, benim burnumda tütüyor. Çocukluk arkadaşlarım geliyor aklıma.
Kimlerdi çocukluk arkadaşlarınız?
Çoktu yani, şimdi hepsi yurt dışında. Madlen ablanın kardeşi vardı. Şimdi Paris’te yaşayan Avak Çetin, İstanbul’da olan Tavit Damla, Sonny ve Nahabet Çimen kardeşler ve Hacı Çınar benim gibi Bostan’da yaşayan köyden arkadaşlarımdı. Çoktu yani 15-20 kişi vardı orada. Ama kimse kalmadı ya, hepsi yurt dışında. İstanbul’da birkaç kişi var ama onlarla da görüşemiyorum. İşte benim yaşlarımda varlar.
Ben bu konuyu araştırmaya başlamadan önce Gigi köyünden ismine ulaştığım ilk kişi Sinan Koçak’tı. Kendisine 2024 yılının ağustos ayında telefon açtım. Kendisiyle telefonla görüştüğümde; öğretmen olduğumu, Gigi'de yaşamış Ermeniler hakkındaki anılarını ve bilgilerini benimle paylaşmasını istediğimi, bunları da yazıya dökeceğimi belirttim. Benden yaşça büyük olan Sinan abi: ‘’Eşim Gaziantep İslahiyeli hocam. Antep’e bazen uçakla bazen arabayla gidiyorum. Kayseri'den geçtikçe arkadaşlara da uğrarım. Nasipse önümüzdeki yaza görüşürüz.’’ diyerek sözleştik. Ben de ‘’Benden önce sen gelirsen Kayseri'de kapım her zaman açık.’’ dedim. O da ‘’Sen de İstanbul'a gelirsen benim de kapım açık Murat Hoca’m.’’ dedi. 2025'in yaz ayında görüşmek için sözleşmiştik. Ben 2025'in yine ağustosunda İstanbul'a bu konuyla ilgili araştırmalarımı yapmak için önce Mari ablayla sözleştik. Şişli’nin Kurtuluş semtinde buluştuk. O da beni çocukluğu Gigi’de geçmiş annesi Hatun (Yılmaz) teyze ile şu an beraber yaşayan kardeşi Sarkis (Yılmaz) dayının evine götürdü. Hatun teyze geçmişe duyduğu özleme dayanamayıp gözyaşlarını tutamadı. Gigi hakkında biraz daha konuştuktan sonra Mari abla ‘’Haydi kalk gidelim, cenazemiz var.’’ deyince ben de ‘’Cenaze kimin?’’ diye sordum. Bana geçen sene kendisiyle sözleştiğimiz ‘’Sinan Koçak'ın cenazesi’’ deyince şok oldum.
Mari ablayla beraber Şişli'deki Ermeni kilisesine gittik ve ardından Sinan Koçak’ın cenaze törenine katıldım. Beni İstanbul’da görüşmek için davet eden kişinin cenazesine katılmanın verdiği buruklukla kendime: ‘’Meğer Sinan abi beni cenazesine davet etmiş.’’ dedim. Kilisedeki törenin ardından Zeytinburnu’ndaki Ermeni mezarlığına geçtik ve oradaki merasimin ardından defnedildi. Mezarlıktan dönünce Hasan abi ve arkadaşlarıyla Gigi’ye dair muhabbet ettik. Akşam olunca da Şişli’deki yaşadığı eve geçip Gigili akrabalarıyla oturup eski günlerden, hatıralardan konuştuk. Orada bulanlara da Sinan Koçak’la görüşmeye niyetlenip de cenazesine katılmış olmanın o tarifsiz burukluğunu paylaştım. Evlerinde Sinan Koçak’ın oğlu Arda, abisi Hasan Koçak’ın dışında kardeşlerinden Hakan Koçak, Nergis Bal ve Şenol Koçak ile tanıştım. Her birisiyle muhabbet ettik, sağ olsunlar ikramda bulundular. Gönüllerini bana açtılar. Her birisi Bünyan'ı, Gigi'yi çok özlediğini ifade etti. Gece uzayıp da ayrılmadan önce vedalaşırken apartmanlarının kapısının önünde geri dönüp apartmanın ismine gözüm ilişti. Apartmanın adı ‘’Bünyan Apartmanı’’ yazıyordu. Gördüklerim karşısında şaşırmıştım. O hüzünlü gecenin nişanesi olarak fotoğrafını çektim. Yine kendime ‘’Bunların hiçbiri tesadüf olamaz.’’ dedim. Evdekilere ‘’Köyde yaşamış, geçmiş günleri hatırlayan başka kimler var?’’ diye sorduğumda yaşının ilerlemiş olmasından dolayı cenazeye katılamayan Gülbeyaz teyzeden bahsettiler. Ertesi gün akşamüzeri Gülbeyaz teyzeyi evinde ziyarete gittim. Nazik, zarif, misafirperver, tatlı dilli, her soru sorduğumda ‘’canım, kurbanım’’ diye cevap veren bir İstanbul hanımefendisi. Sağ olsun Gülbeyaz teyzenin kendi elleriyle yaptığı akşam yemeğini eşi Boğos amcayla hep beraber yedik. Eşi Boğos amca Kayseri Caferbey Mahallesi’nden. Çocukluğunu ve gençliğini Caferbey Mahallesi’nde geçirdikten sonra ‘’Bizimkiler İstanbul’a taşınmaya başlayınca biz de buraya gelmek zorunda kaldık.’’ diyor.
8.bölümün sonu
