Değerli dostlar; Fatih Karagümrük, Sulukule semtindeyiz. Sulukule Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği Başkanı Şükrü Pündük Bey’le söyleşimize devam ediyoruz.
Söyleşimizin bu bölümünde Romanlar için çok anlam ifade eden Sulukule’yi konuşalım müsaadenizle. Sulukule kelimesinin tarihine baktığımızda Sulukule ismi nereden gelmektedir?
Sulukule adı Bizans ve Osmanlı Dönemi’nde sur yanında bulunan su tesisleri ve kulelerden gelir. Sulu kuyu, kule ise sur burçlarını veya su yapısını ifade eder.
Madem ismini buradaki su tesislerinden alıyor. Sulukule’deki su kuyularından bahseder misiniz?
Bakın, Bizans'tan Osmanlı'ya, bu semtin ismini veren o su kuleleri ve kuyular, sadece suyu değil, hayatı taşıdığını biliyoruz. Osmanlı Dönemi’nde burada Sulukule denilen özel bir su dağıtım sistemi varmış. O kuleler, şehrin su şebekesinin önemli bir parçası olduğu yazıyor kitaplarda. İnsanlar bu kuyulardan suyunu doldurur, sohbetler burada kurulur, mahallenin haberleri burada yayılırmış. Yani sadece suyun değil, sosyalleşmenin, komşuluğun, dayanışmanın da merkeziymiş. Biz Romanlar buraya yerleştiğimizde de o kuyular hayatımızın bir parçasıydı. Çocukluğumuzda o kuyuların başında dinlediğimiz, büyüklerimizin hikayeleriyle, oynadığımız oyunlarla geçti. Ama şimdi o kuyulardan eser yok. Ne yazık ki zamanla birçoğu işlevini yitirdi, unutulmaya yüz tuttu. Ama onlar, bizim hafızamızda hâlâ canlı. Sulukule'yi anlamak için sadece binalara değil, o kuyuların ruhuna da bakmak gerek. Çünkü bu semtin adı gibi, ruhu da su gibiydi.
Sulukule hangi mahallelerden oluşmaktadır?
Neslişah Sultan ve Hatice Sultan mahallelerinden oluşmaktadır.
Sulukule’nin tarihi öneminden bahseder misiniz?
Sulukule sadece bir semt değil, İstanbullular için canlı bir tarih kitabıdır. Şu topraklara bir bakın, beş metre kazsanız Osmanlı'yla, on metre kazsanız Roma ve Bizans'la karşılaşırsınız, derler. Onun için Sulukule, bizim için sadece bir mahalle değil, tarihimizin, kültürümüzün bir parçası. Yüzyıllardır burası Romanların yaşadığı, şarkılarını, danslarını, sevinçlerini ve hüzünlerini paylaştığı bir yer. Her taşında, her sokağında anılarımız var. Sulukule; bizim kimliğimizin, aidiyetimizin sembolü gibi. Burada büyümek, bu kültürü yaşamak bambaşkaydı. Onu işte biz Romanlar yaşadık. Biz bu tarihin üstünde yaşıyoruz aslında. Osmanlı Dönemi’nde padişahların eğlence müziğini yapanlar, onların şenliklerini renklendirenler bizdik. Açın okuyun kitapları. Sulukule sadece eğlence demek değildi, burası bir aileydi, bir dayanışmaydı. Ne yazık ki zamanla tabii çok şey değişti. O eski Sulukule artık yok görüyorsunuz. Şu an ayak bastığımız her yer, bin yıllık medeniyetlerin üstü. Bu semt, sadece taşın, toprağın değil, bir kültürün, bir geleneğin, tarihle iç içe geçmiş bir yaşam biçiminin adıydı. Ve biz Romanlar olarak o ruhu, nereye gidersek gidelim, yüreğimizde taşıyoruz.
Sulukule’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini söyler misiniz?
Sulukule dediğimiz yer aslında İstanbul Surları’nın bir parçası olduğu için 1985’ten beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil. Yani burası sadece bizim için değil, dünya için de önemli bir kültür alanı. Surlar, kapılar, eski yerleşim dokusu… Hepsi bu koruma alanının içinde. O yüzden Sulukule’nin değeri uluslararası ölçekte de kabul ediliyor ama asıl mesele, bu listede olmanın gerektirdiği sorumluluğu yerine getirebilmek. Sulukule'yi korumak, sadece taşları değil, onun ruhunu, kültürünü, bizim yaşam biçimimizi de korumak demek. UNESCO listesinde olması gurur verici ama asıl görevimiz bu mirası yaşatmak.
Sulukule, Bakanlar Kurulu’nun 2006’ya 10299 sayılı kararı ile yenileme alanı olarak tanımlanmıştır. Sulukule’nin yenileme alanı olarak ilan edilmesinin ardından TOKİ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Fatih Belediyesi sürecin yürütülmesinden sorumlu olmuştur. Sulukule mahallelerindeki evlerin yıkımına kadar burada kaç hane vardı ve yaklaşık kaç kişi yaşıyordu?
Yıkımlardan önce burada yaklaşık 650 civarında hane vardı. Nüfus da aşağı yukarı 3 bin beş yüz civarında diyebiliriz. Hepsi birbirini tanıyan, akrabalık bağlarının çok güçlü olduğu bir mahalleydi. Anlatmak istediğim şu: Bu sadece bir istatistik değil. Her bir hanede nesillerdir yaşayan aileler vardı. Yani sayı olarak bakınca sadece hane ya da nüfus gibi görünüyor ama aslında koca bir kültürün, bir topluluk hafızasının bir arada yaşadığı bir yerdir burası. Dedelerimizin dedesi bu topraklarda doğmuş, büyümüş. Her yerinde bir anı saklıdır. Kiminin kapısında müzisyen çıkardı, kiminin penceresinden düğün türküleri yükselirdi. O insanlar dağılınca, sadece binalar yıkılmadı, yüzyıllık bir kültürün kalbi de durdu. Belediyelerin yenileme dediği TOKİ, bizim için yıkım oldu. Çünkü biz sadece evlerimizi değil, hafızamızı da kaybettik o süreçte.
Sulukule’deki Romanları hangi gerekçelerle çıkardılar? Bunlara karşı neler yaptınız?
Şöyle söyleyeyim… Sulukule’de yaşayan Romanları çıkarmak için o dönem kentsel dönüşüm gerekçesi öne sürüldü. Mahallenin yenilenmesi, riskli yapıların ortadan kaldırılması, turizme kazandırılması gibi söylemler vardı. Fakat işin gerçeği, oradaki yaşam kültürünü, o dayanışma dokusunu, o hafızayı hesaba katmayan bir projeydi bu. İnsanlar evlerinden, yüzyıllardır sürdürdükleri bir toplumsal yaşam biçiminden koparıldı. Peki, ne yaptık biz? Elbette direndik! Dernekler kurduk, basın açıklamaları yaptık. Avukatlar bulduk, davalar açtık. Uluslararası kuruluşlara başvurduk. Sanatçılar, aydınlar bizimle oldu. Acele kamulaştırma kararı alınıp da Sulukule yıkımlarına kırk gün kala ‘’40 Gün 40 Gece Sulukule Etkinlikleri adı altında etkinlikler düzenledik. Ama maalesef para ve siyaset, kültür ve insan haklarından daha ağır bastı. Bizim en büyük silahımız olan müziğimizle, dansımızla direndik sonuna kadar. Ne yazık ki bazı şeylerin önüne geçemedik.
Bu süreçte bir dernek kurup o derneğin başkanı oluyorsunuz. Sulukule Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneğini ne zaman kurdunuz ve kuruluşundaki amaçlarınızı söyler misiniz?
Derneği 2006 yılının haziran ayında kurduk. Aslında şöyle söyleyeyim: O dönem Sulukule’de ciddi bir baskı vardı; insanlar evlerinden, mahallelerinden koparılma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Biz de baktık ki tek tek mücadele etmekle olmuyor, örgütlü bir yapıya ihtiyaç var. Öyle masa başında, planlı programlı bir fikirden değil; tam tersine mahallenin dayanışma ihtiyacından doğdu dernek.
Kuruluş amacımız çok netti: Romanların sesini duyurmak, kültürümüzü savunmak ve bu dönüşüm sürecinde insanların hakkını hukukunu korumak. Çünkü Sulukule sadece binalardan ibaret değildi; orası bir yaşam biçimiydi. Müzik vardı, dayanışma vardı, komşuluk vardı… Bunların yok olup gitmesine razı değildik. Dernek hem bu kültürün yok sayılmasına karşı bir duruş oldu hem de ‘biz buradayız, biz bu kentin bir parçasıyız’ deme biçimiydi. O günden beri de elimizden geldiğince hem kültürel anlamda hem de sosyal haklar konusunda mücadeleyi sürdürdük. Maalesef yıkımı tamamen durduramadık ama şunu başardık: Artık Romanların sesi olan bir kurum vardı. Şimdi bu vakıf ve dernek aracılığıyla Romanların eğitim, istihdam ve sosyal haklara erişimini sağlamak için uğraşıyoruz.
14. bölümün sonu

