Değerli dostlar, Bünyan’ın Gigi köyünde doğup büyüyen hatıralarını ve köyün eski günlerini bizlerle paylaşan Gülbeyaz Sarıaslan ile söyleşimize devam ediyoruz.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra Ermeni ve Rumların Anadolu’dan ayrılış süreçlerinde; açlık, hastalık, güvenlik kaygıları ve göç yollarının zorluğu nedeniyle ebeveynler, çocuklarının bu meşakkate dayanamayacağını bilmekteydi. Bu yüzden, en azından bir çocuğun hayatta kalmasıyla soylarını devam ettirmek veya ileride geri dönüp onları alabilmek umuduyla, evlatlarını güvendikleri Müslüman ailelere emanet etmişler. Bu hikayelerden duyduklarınızı anlatır mısınız?
Kaynanamın annesini 1. Dünya Savaşı’nda tehcirde ölmesin, büyütsünler diye İslamlardan bir tanıdığına bırakmışlar. 7-8 yaşına gelince dedesi gelip alıyor.
O zaman siz Müslümanlara İslam mı derdiniz? Türk demez miydiniz?
Türk demezdik, hep İslam derdik ekseriyetle. Türk deyince garip oluyor. Müslüman veya İslam derdik.
Müslümanların Ramazan ve Kurban bayramlarında çevre köylerdeki tanıdıklarınıza bayramlaşmaya gider miydiniz?
Giderdik. Onlar da bizim Paskalya Bayramı’na gelirlerdi.
Paskalya ve yılbaşı kutlamalarının inancınızdaki dini anlamı nedir?
Paskalya Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi, ölümü. Yılbaşı da doğumu. Altısında biz vaftiz yapıyoruz hem de doğumunu kutluyoruz.
Vaftizin sizdeki anlamı nedir?
Vaftizde işte sünnet gibi dua ediyorsun. Ermeniliğe ayak basmış oluyor. Vaftizde bir yağımız var. Meron deriz. Aslında çiçek yağı. 40 gün dağlardan çiçek toplanıyor. O çiçekleri bir yere koyuyorsun, orada 40 gün duruyor. Karanlık ve serin bir odada demlenmeye bırakıyorsun; sonra o çiçeklerin özü yağ ile birleşiyor ve onu duayla karıştırarak büyük kazanlarda kaynatarak bizde kutsal olan meron yağına dönüşüyor. Vaftiz yapmadaki amaç Ermeniliğe geçmek dinimizde. Onu yapmazsan Hıristiyan değilsin aslında. Nasıl sünnet yapılıyor ya onun gibi. O olunca diyorsun ki: Sen artık Ermeni’sin. İnancı seçmiş oluyorsun, Hıristiyan oluyorsun yani.
Yılbaşında ne yapıyorsunuz?
Yılbaşında değil, ayın 6’sında aynı Paskalya’da yaptığımız gibi biz bayram yaparız. Yılbaşında biz köyde çörek, kete yapardık. Büyüklerin elini öpmeye gidersin.
Köyde görüştüğüm Melek teyze de dedi ki: Bunların yılbaşını çocukken dört gözle beklerdik ki kete getirseler de yesek diye. Paskalya Bayramlarında da yumurtalarını yerdik, diyor. Onlar kutlarlar, biz de sevinirdik, diyor.
Çocukluk işte. Biz nasıl bekliyorduysak kınayı, o da keteyi bekliyormuş zağar. Biz etrafımız, tarafımızdan memnunduk Allah için. ‘’Eğri otur, doğru konuş.’’ demiş atalar. Herhangi bir baskı falan görmedik.
İnsani sorumluluğumuz bize şunu söylüyor: İnsanı sadece insan olduğu için, insan ayırt etmeden sevmeliyiz. Yunus Emre'nin de dediği gibi ‘’Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü.’’ Diyelim ki Gigi köyünde yaşıyoruz. Birimiz Müslüman diğerimiz Ortodoks. Bir yangın çıksa, başımıza bir olay gelse yardım istemede ayrım olur mu? Mümkün değil. Şu an köyde eskiden sizinle yaşayanlar aynı muhabbeti duyuyorlar. Hepsi de geçmişi özlemle anıyor. Hatta köyümüze tekrar gelseler de yine beraber yaşasak, diyorlar. Yine burada olsalardı, diyorlar. Tabii sizler köyden İstanbul’a ve diğer yerlere göç etme sebeplerini söylediniz. Başta köyde okulun olmaması, eşinizin dostunuzun İstanbul’a sürekli göç ediyor olması, toplumda yalnız kalmama psikolojisi, bir grupla beraber olma adına sizleri oralardan göç ettirmiş. Yoksa kalırmışsınız aslında.
Bizim köy öyle oldu.
Ben bir Müslüman olarak şuna seviniyorum: Bünyanlılar Ermeni komşularına, Gigililere zulmetmedi, gitmeleri için onları zorlamadı.
Etmediler Allah var şimdi.
Çevre köylerden birkaç kendini bilmez insanın yaptıkları ise Türkiye’nin herhangi yakın iki köy arasında da var. Gidin mesela Trabzon’un Çayeli ilçesinin falanca yakın iki köy arasında da var. Diyelim İzmir’in Kirazlı ilçesinin yakın falanca iki köyü arasında, işte Sivas’ın, Konya’nın birbirine yakın iki köy arasında da var.
Bizim köy biraz daha yaylaydı. Otu çoktu. Onların biraz azdı. Ondan dolayı kendi köylerine yakın bizim tarlaların otunu almak isterlerdi.
Köyde görüştüğüm Hamdi abi diyor ki: ‘’Ben muhtarken yakın köylüler bizim toprakları kendi köyün topraklarına katacaklardı. Ben engel oldum.’’ Hamdi abiyle eski günlere dair konuşurken ‘’Zırıl Hacı’’ isminde Ermeni bir komşusundan bahsetti. İri yarı, elleri nasırlı, güçlü kuvvetli bir adammış. Öyle ki milletin dokunamadığı, toplayamadığı dikenli otları nasırlı elleriyle toplarmış. Bir de sizden dinleyelim bunları.
Çobandı kendisi. Dürüst adamdı. Yiğit, mert biriydi. Zırıl Hacı, tarlalardaki otları tırpanla, yerine göre orakla biçerdi. Eşi Güllü de akrabamızdı. Güllü ablam daha nazik bir insandı. Kocası Zırıl Hacı’yla biraz anlaşamazlardı.
Hamdi abinin anlattığına göre Zırıl Hacı Müslüman’ım diyormuş.
Yok ya. Şakayla diyordur belki. O, Yozgat’ın Çayıralan’a bağlı Avşaralanı derlerdi, oradan bizim köye gelme. Anası biraz o tarafa yönlüymüş.
12. bölümün sonu
