İstanbul'da Bir Gün
Ünal TAYFUR
Ramazan’da İstanbul, minarelerden yükselen ezan sesleriyle, tarihî taşların arasına sinmiş dualarla bambaşka bir şehre dönüşür. Her köşesinde bir hatıra, her sokak başında bir dua yankılanır. Bu şehirde Ramazan, yalnızca vakitlerin takvime düşmesi değil; ruhun yeniden dirilişi, kalbin yeniden huzur bulmasıdır.
Ramazan’ın bereketli günlerinden birinde, İstanbul’un manevi havasını teneffüs etmek için bir günlük bir ziyaret gerçekleştirdik. Yanımda değerli ağabeyim Halıcı Baba (Tayyar Halıcı) ve kadim dostum Ömer Uluç vardı. Amacımız, Ayasofya’da bir vakit namaz kılmak, Allah dostlarının kabirlerini ziyaret etmek ve şehrin ruhunu Ramazan’ın ışığında yeniden hissetmekti.
Planımız doğrultusunda önce Hırka-i Şerif ziyaretini yaptık. Ardından Fatih Camii’nde ikindi namazını eda ettik. Akşamüstü Sultanahmet’te iftarımızı açtıktan sonra camide akşam namazına katıldık. Günün sonunda Ayasofya’da hem yatsı hem teravih namazını cemaatle birlikte kıldık. Dolup taşan camiler, kalabalık cemaat ve Ramazan’ın manevi atmosferi bize unutulmaz bir gün yaşattı.
Ancak gündüz vakti Sultanahmet’e doğru yürürken gördüğüm manzara beni derinden düşündürdü. Sirkeci’den çıktığımızda sağlı sollu bütün yiyecek içecek mekânlarının açık olduğunu, insanların ulu orta yiyip içtiğini gördüm. Oruç tutanlara saygı göstermeyen gençlerin fütursuz davranışları, abes şakaları ve Ramazan’ın ruhuna aykırı görüntüler beni çok üzdü. Bir an için kendimi Müslüman bir ülkede değil de yabancı bir memlekette hissettim. Halıcı Baba’ya dönüp “Baba, ülke elden gitmiş” dedim.
Akşam namazında Fatih Camii’nde, ardından Ayasofya’da yatsı ve teravihte gördüğüm kalabalık cemaat ise bana yeniden umut verdi. Sabahın erken saatlerinde Ayasofya’da sabah namazına gelen pırıl pırıl gençleri görünce içim ferahladı. Oruç tutanların görünmeyen bir kesiminin varlığını hissettim. Yine de gündüz gördüğüm başıbozukluk ile gece yaşadığım manevi coşku arasındaki çelişki zihnimde hâlâ bir soru işareti olarak duruyor: İstanbul Müslümanların şehri mi, yoksa kültürel bir işgalin gölgesinde mi?
Çünkü sokaklarda yabancı tabelalar, yabancı isimli mekânlar, yabancı dillerin hâkimiyeti dikkat çekiyor. Esnafın yabancı müşterilere daha fazla iltifat etmesi, kendi insanına gösterdiği ilgiden farklı oluşu da bu hissi pekiştiriyor. Bu durum bana kültürel bir işgalin silahsız, sessiz ama etkili bir şekilde yaşandığını düşündürdü.
Bütün bunlara rağmen, İstanbul’un manevi mekânlarında yaşadığımız huzur ve ibadet dolu saatler gönlümü ferahlatıyor. Rabbim bu şehrin tarihî eserlerini, maneviyat dolu mekânlarını koruyan ve değer veren herkesten razı olsun. Temennim odur ki, bu mekânların hatırına Müslüman olarak kalmayı, Müslüman olarak yaşamayı Rabbim bizlere nasip etsin.
İstanbul’un taşlarına sinmiş dualar, bizlere Müslüman kalmanın ve Müslüman yaşamanın yolunu hatırlatsın.