Her devrim hareketi gibi Avrupa aydınlanması da bir özgürlük teolojisi geliştirmek, eski düzeni reddetmek için bir kurtuluş felsefesi üretmek zorundaydı. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında alelacele, bilinçsizce ve cahilce formüle edilen aydınlanma ve kurtuluş felsefeleri de aynı kaygıdan neşet ediyordu: Yeni düzen için eskinin yıkılması, bunun için de halkın özgürleştirilmesi gerekir. Burada insan önce "aklını kullanacak cesareti" gösterecek, eskiyi reddedecek, ardından yeni düzenin temellerini atacaktır. Modernleşme süreçlerinde karşımıza çıkan akıl, anlam, rasyonalite ve özgürlük kavramsallaştırmalarını bu tarihî bağlamdan ayrı düşünemeyiz. Hem Aydınlanma Avrupası'nda hem Cumhuriyet dönemi Türkiyesi'nde bu kavramlar belli bir siyasi projenin parçası olarak formüle edilmiş ve kullanılmışlardır. Fakat akıl ile gelenek, anlam ile özgürlük, düzen ile hürriyet arasında kurulan yanlış illiyet bağları işin içinden yıllardır çıkılamayan krizlere ve dikotomilere sebep olmuştur.
Weber'e göre modern-kapitalist toplumlar, bir tarafta geleneğin sınırlarından kurtularak özgürleşirler, öte tarafta rasyonelliği kurumsallaştırarak verimliliği arttırırlar. Aynı anda hem bireysel özgürlüklerin hem de toplumsal verimliliğin arttırılması modernitenin temel vaadidir. Özgürlük, moderniteyle ortaya çıkan otonom bireyin temel özelliğidir. Hegel’e ve onu izleyen Weber’e göre otonom birey, birey olmanın sayısız imkânları arasından istediği tercihi yapabilir. Modern bilim ve teknoloji, serbest piyasa ekonomisi, bireycilik, yeni iletişim araçları ve diğer unsurlar bize bu imkânı sunar. Tercihlerin artması özgürlük alanının genişlemesi demektir. Buradaki temel nokta, neyi seçtiğimiz değil bir şeyi seçiyor olduğumuz gerçeğidir. Weberyan manada özgürlük, seçme eyleminin ya da yeteneğinin kendisinden ibarettir. Seçimin ne yönde olduğu, nasıl bir muhtevaya sahip olduğu önemli değildir ve bunun bir anlamı da yoktur. Çünkü bir tercihi anlamlı kılan, onun bireyin dışında bir gerçekliğe dayanması değil bireyin ortaya koyduğu iradedir. Bir başka ifadeyle, bireylerin tercihlerini anlamlı ya da anlamsız kılan tek bir kaynak vardır: Bireyin tercih yapabilme hürriyeti. Bu manada modern çağ bir "tercihler çağı"dır. Ne yiyip ne içtiğimizden ne giyineceğimize, çocuğumuzu hangi okula göndereceğimizden hangi filmi izleyeceğimize, hangi partiye oy vereceğimizden hangi lokantaya gideceğimize, ne tür müzik dinleyeceğimizden kiminle evleneceğimize kadar hayatımızı kuşatan neredeyse sınırsız sayıdaki tercihler modern özgürlük kavramının temelini oluşturur. Yalnız burada tarihin en büyük aldatmacası yatar. İnsanların önüne sunduğu seçimleri kesinlikle modernizm, kendisi belirler. Kendisinin istemediği hiçbir alternatif ya da seçimi insanların önüne koymaz. Seçme imkanı alternatifleri çok olunca insan kendisini özgür hisseder ve kendisini Lord sanır.
Bu manada modern özgürlük anlayışı muhteva ile ilgilenmez. Bu konuda ahlaki bir hüküm vermez. Hükmü bireyin tercihine bırakır. Hodgâm yahut diğergâm olmak, dindar bir hayat sürmek yahut farklı bir cinsel tercihte bulunmak, bireyin seçme hürriyetini ortaya koydukları için anlamlıdır. Değerin ontolojik temeli bireyin hür tercihidir ve bunun ötesinde bir anlam zemini aramak modernitenin ruhuna aykırıdır. Bu tercihlerin muhtevasını oluş-turan değerler ve yaşam biçimleri hakkında hüküm vermek modern ahlak anlayışının dışındadır.
Buna karşın gelenek özgürlüğe değil anlama vurgu yapar. Bireyin özgür olmasından önce anlamlı bir hayat yaşamasını öngörür. Hatta bireysel ve toplumsal yaşama anlam kazandırmak özgürlüklerin kısıtlanması gerektiğini söyler. Yani özgürlükleri sadece negatif manada değil aynı zamanda pozitif olarak tanımlar. Sadece tercih etme yetisinin değil tercih edilen şeyin de özgürlük kavramının bir parçası olduğunu söyler. Modern olmak, anlam verme iddiasında bulunan geleneğin sınırlarından kurtulmak demektir. Fakat modern özgürlük anlayışının kendisiyle çeliştiği yer tam da burasıdır. Çünkü bir tarafta özgürlüğün prensipte bir değerler skalasına bağlı olmaması gerektiği ileri sürülmekte, õte tarafta özgürlük hakkındaki hükmün değer yüklü bir tutum olduğu göz ardı edilmektedir. Tercihlerin anlamını bireyin seçme hürriyetine bağlamak, seçme eyleminin değerden bağımsız olduğunu kanıtlamaz.
Modernitenin temel krizlerinden biri burada ortaya çıkar. Muhtevadan yoksun özgürlük, bir anlam krizine yol açar. Özgürlük ve anlam iki karşıt değer hâline gelir. Ya özgürlüğü seçip anlam dediğimiz şeyi kendi bireysel tercihlerimizde inşa etmeye çalışacağız ya da anlamı seçip özgürlüklerimizi kendi irademizle kısıtlamayı tercih edeceğiz demektir. Dahası özgürlük ve anlam soyut kavramlar olarak bize insan oluşun manası hakkında fazla bir şey söylemezler. Bunlar insanların somut yapıp etmelerinde, yaşam alanlarında, tercihlerinde, önceliklerinde işlev kazanan, daralıp genişleyen kavramlardır. Muhtevadan yoksun bir tercih fetişizmi, küresel kapitalizmin, reklamların ve eğlence kültürünün muazzam gücü karşısında bizi tamamen savunmasız bırakır. Bu yüz den liberalizmin özgürlükçü, muhafazakârlığın otoriter olduğunu söylemek de mümkün değildir. Giderek gayrişahsi ve gayriinsanı hale gelen modern tüketim düzeni ve eğlence kültürü içinde hem özgürlüğün hem de anlamın manası her gün aşınmakta ve içeriksiz hale gelmektedir. Tercih sayısının ve alternatiflerin artması otomatikmen daha fazla özgürlük, tatmin ve mutluluk anlamına gelmemektedir. Çoklu alternatifler karşısında tercih yapmak durumunda kalan bireylerin genellikle daha mutsuz ve tatminsiz olduğu empirik olarak kanıtlanmıştır. Alternatiflerin ve tercihlerin sayısı arttıkça pişmanlık, stres, bocalama gibi çeşitli psikolojik sorunlar ortaya çıkmakta ve böylece sürekli tercih yapmak zorunda olan bireyler gergin ve mutsuz hale getirmektedir.
Anlam ve özgürlük arasında bir çatışma olmak zorunda mıdır? Elbette değil. Fakat bunu sağlamak -hele de "niceliğin egemenliği" altında yaşadığımız bu çağda- sanıldığı kadar kolay değildir. 20. yüzyıl, anlam ve özgürlük arasında denge kurmaya çalışan, fakat ya anlam adına totaliter ideolojilere, ya da özgürlük adına nihilist söylemlere götüren örneklerle doludur. Özgürleşme adına geleneği, tarihi, hafızayı, aileyi, dini, toplumu külliyen reddeden akımlar insanoğluna yeni bir anlam alanı açtıklarını iddia ettiler. Fakat neticede nihilist, anlam ve değerden yoksun ve giderek gayriinsani bir var olma biçimine kapı araladılar. Aynı şekilde anlamlı ve değer merkezli bir hayat yaşamak adına bireyin özgürlüğünü kısıtlayan ve bunu din, vatan, ideoloji yahut kültürel değerler adına yapan akımlar da kapalı düşünce sistemleri ürettiler. Sonuç olarak bize farkında olmadan şunu dedirttiler? Kahrolsun Gelenek!
Buradaki temel soru şudur: Hayatımıza anlam veren ve çerçeve çizen fakat özgürlüklerimizi de ortadan kaldırmayan bir siyasi ve ahlaki duruş mümkün müdür? Gerçekliğin tanımını bireylerin tercihine (Weber'in "metodolojik bireyciliği"ne) bırakmayan ama özgürlüğü de anlamlı bir değer olarak kabul eden bir tasavvura nasıl ulaşabiliriz? Aynı anda hem anlamlı hem de özgür bir şekilde yaşayabilir miyiz?