Mustafa BALABAN

Üç Ayna

Mustafa BALABAN

Daha gençlik çağlarında bir hassasiyet yer etmişti kalbine. Hayat, onun nazarında tüketilip eskitecek bir zaman parçası değil; korunması, kollanması ve hakkı verilmesi gereken bir emanetti. Arapça ders kitabının sararmış sayfalarında karşılaştığı “Vakit kılıç gibidir; sen onu kesmezsen o seni keser” sözüyle, bir dergi kapağında rastladığı “Hak ile meşgul olmayanı bâtıl istila eder” cümlesi yavaş yavaş ruhuna yerleşmiş, zamanla onun iç pusulasına dönüşmüştü.

Derslerinde gayretliydi. Kitaplarla dost, dergilerle hemhâl olmuştu. Okudukça derinleşiyor, derinleştikçe hayata karşı daha dikkatli yürüyordu. Lise bitmişti; geride bir öğrencilik, önünde ise sorumlulukla örülü uzun bir yol vardı.

Bir köye imam olarak atandığında, onu bekleyen cemaatin çoğu ömrün ikindi vaktindeydi. Kısa zamanda sevildi. Çünkü sözü incitmiyor, bakışı yabancılaştırmıyordu. İnsan kazanmanın, insana emek vermekle mümkün olduğunu biliyordu. “Yaşlıları bırak, gençlerle uğraş” ya da “Camiye bak, gerisine karışma” diyen anlayışlara gönlü hiç ısınmamıştı.

Tarık Hoca için zaman üç parçaydı: Yaşlılar mazinin duası, gençler bugünün imtihanı, çocuklar ise yarının umuduydu. Her birine ayrı bir dikkat, ayrı bir merhamet gerekiyordu. Çağın gürültülü çağrıları her yaşı kendi mecrasına savururken, onun susması mümkün değildi. Ne okuduğu Kur’an buna izin veriyordu ne de bildiği sünnet. Tebliğ ve davet, onun için bir görevden öte bir vefa borcuydu.

Göreve başladığı günler üç aylara denk gelmişti. Bunu ilahî bir işaret saydı. Kürsüyü, terk edilecek değil; tutulacak bir mevzi olarak gördü. Merkezi sistemle gelen sesler, çağın dağınık zihinlerine her zaman ulaşamıyordu. Görüntüye alışmış gözler, cızırtılı bir sese çabuk sırt dönüyordu. Oysa söz, gönle değmeliydi.

Hazırlığını titizlikle yapmıştı. Cuma salasıyla birlikte, namazdan önce vaaz edileceğini duyurdu. İslam’ın hayata geliş maksadını berrak bir dille anlattı. Ardından sözü üç aylara getirdi. Peygamberimizin “Allah’ım, Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır” niyazını okudu. Bu ayların arınma ve toparlanma vakti olduğunu söyledi; gürültülü tartışmalar arasında nebevî yolun sükûnetle izlenmesi gerektiğini hatırlattı. Ve üç ayları aynalara benzeterek şunları söyledi:
Üç aylar adeta üç aynaydı; küçük aynada insan kendini tanır, orta aynada toparlanır, büyük aynada ise daha güzel bir hâle doğru inşa olurdu.

Derken cemaatten bir ses yükseldi:
— Hocam, ama deniyor ki dinde üç aylar yokmuş, doğru mu?

Tarık Hoca irkilmedi. Sesi sertleşmedi, dili kırıcı olmadı. Soruyu bir tehdit değil, bir imkân bildi. Teşekkür ederek söze başladı:
“Aziz kardeşlerim, bir hüznümü paylaşayım. Hayatımıza giren nice alışkanlığı sorgulamadan kabulleniyoruz. Ama sıra dine ve ondan süzülen geleneğe gelince tereddüt ediyoruz. Bunu bir durup düşünelim.”

Sonra usulca devam etti:
“Din, yalnızca ibadet değildir; hayattır, kültürdür, zamanla yoğrulmuş bir yürüyüştür. Bu üç ay, kamerî takvime göre vardır; Efendimizin hayatında da karşılığı vardır. Farz değildir yapılanlar; tavsiyedir, davettir. Ramazan’a bir hazırlıktır. Recep uyanıştır, Şaban hazırlık, Ramazan ise huzur ve inşa zamanıdır. Recep toprağı sürmektir, Şaban tohumu atmaktır, Ramazan hasadı toplamaktır.”

Cemaatin içinden altmışlık bir ses titreyerek yükseldi:
— Bu yaşıma geldim, üç ayları böyle anlatanı görmedim hocam. Çok teşekkür ederim.

Hutbeyi de gönlünden geldiği gibi yaptı. Üç ayların tembellik değil; tevbe, yaklaşma ve paylaşma vakti olduğunu söyledi. Yoksulu fark etmeyi, yetimin yüzüne bakmayı hatırlattı. “Recep uyandırır, Şaban arındırır, Ramazan inşa eder” diyerek sözü tamamladı.

İlk cumasını kıldırmıştı. İçinde dingin bir sevinç vardı. Cemaat dinlemişti; sadece kulaklarıyla değil, kalpleriyle. Bu mutluluğa, cami çıkışında ikram edilen lokumlar da eklenmişti: Çocuklar gülmüş, gençlerin içi kıpırdamış, yaşlıların yüzüne sessiz bir memnuniyet yerleşmişti.

Bir vakitler, lise sıralarında, sevdiği bir öğretmeni ona sormuştu:
— Tarık ne demek, biliyor musun?

Bilmiyordu. Araştırmıştı. Öğrenmişti: Tarık, gecede yol gösteren yıldızdı; Kur’an’da bir surenin adıydı.
Öğretmeni tebessümle,
— İnşallah sen de insanlara kutup yıldızı olursun, demişti.

O günden sonra farkında olmadan kendini inşa etmeye başlamıştı. Henüz gençken bir istikamet, bir dil ve bir kalp kurmuştu.
Ve şimdi, öğretmeninin o dileği gerçeğe dönüşmüştü.

 

Yazarın Diğer Yazıları