Vicdanla başlayan, toplumla sınanan bir yol…
İnsanın adalet arayışı, karnını doyurma ihtiyacından bile eskiye dayanan bir ihtiyaçtır. İnsanın dünya ve inançları ile kurduğu ilişkinin temelidir. Bu yüzden mesele, toplumsal azınlık veya çoğunluk dengesi değil, adil yaklaşım ve adil paylaşım meselesidir. İnsanlar eşitlik talep etmez her zaman, ama haksızlığa uğramakta istemez. Adalet duygusu zedelenirse şayet, bu isteğin yerini güvensizlik alır.
Bugün toplumsal sorunların çoğunun arka planında, tam da bu zedelenmiş adalet duygusu yatıyor. Toplumsal kurallar, ahlak normları, etik ve vicdani değerler işlemeyince, kişiler üzerinden iş görme süreci başlıyor. Hukukun değil ilişkilerin iş gördüğü algısı yaygınlaşıyor. Böyle bir ortamda adalet, ortak bir değer olmaktan çıkıp kişisel çıkar hesaplarının malzemesi haline geliyor.
‘’Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ anlayışı normalleşiyor, ve toplum haksızlığa uyum sağlayan bireyler üretmeye başlıyor.
Toplumsal yozlaşma tamda burada başlıyor. Zira adaletin olmadığı yerde sadece haklar değil, ahlaki direnç de aşınıyor. Liyakat yerini kayırmacılığa bıraktığında, emek değersizleşiyor. Yanlış yapanın cezasız kaldığı bir düzende, doğru davranmak bir erdem olmaktan çıkıp saflık gibi algılanıyor.
Adaletin herkes için uygulanmadığı bir ortamda sistem güven üretmez.
Bu tablo en ağır etkisini ise genç kuşaklarda gösteriyor. Gençler adaleti teoride değil, pratikte deneyimliyor. Onlar için adalet, kitaplarda anlatılan bir kavram değil; stajda, sınavda, işe alımda, mahkeme kararlarında karşılarına çıkan somut bir gerçeklik. ‘’Çalışırsan başarırsın’’ denildiği halde aynı emeğe farklı sonuçlar verildiğini gördüklerinde, sorunun kendilerinde değil sistemde olduğunu anlıyorlar. Ve adil olmadığına inandıkları bir sisteme sadakat duymuyorlar.
Genç kuşaklar ayrıca çifte standartla büyüdü. Kendilerine yasak olanın başkalarına serbest olduğunu, ahlak dersi verenlerin ahlaki zaaflarını, haktan bahsedenlerin en büyük hak gasp edici olduklarını fark ettiler. Bu farkındalık onları isyankar değil ama mesafeli yaptı.
Bir diğer kırılma noktası ise geleceğin belirsizliği. Adalet sadece bugünün değil, yarının da güvencesidir. İnsan ‘’ne yaparsam yapayım yerim belli’’ hissine kapıldığında adaletten vazgeçip hayatta kalmaya odaklanıyor. Bu da ya umursamazlık ya da bastırılmış bir öfke doğuruyor.
Peki çözüm nerede?
Daha fazla slogan atmakta ya da adaleti uzun uzun anlatmakta değil. Adaleti göstermek gerekiyor. İlkesel tutarlılık olmadan, hesap verilebilirlik sağlanmadan, hatayı kimin yaptığına bakmaksızın bedel ödetilmeden adalet duygusu onarılamaz. Adalet kişilere göre eğilip büküldüğü sürece, toplumda güven yeniden inşa edilemez.
Unutulmaması gerekir ki; adalet bedelsiz değildir.
Bazen konfor, bazen çıkar, bazen yalnızlık bedel ister. Ama bu bedel ödenmediğinde toplum çok daha ağır bir bedeli birlikte öder. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Bu ağır bedel ve sonuçları görmeden adaleti yeniden bir değer haline getirip, söylenenle yapılan arasındaki derin mesafeyi kapatmak gerekir.
‘’…Şüphesiz Allah adil davrananları sever.’’ Hucurat:9
,