Ali DURSUN

Nil'in Gözyaşları Ve Afrika'nın Kırılan Kalbi

Ali DURSUN

Ali Dinar’ın Emanetinden 2026 Ufkuna Sudan Meselesi

Nil Ağlarken Dünya Bakıyor

Sudan’da kanla yazılan vekâlet savaşı ve Afrika’nın unutturulan medeniyet hafızası


Giriş: Afrika Bir Coğrafya Değil, Bir Vicdan Alanıdır

Afrika, modern dünyanın çoğu zaman “geri kalmışlık”, “kriz” ve “yardım” kavramlarıyla tanımladığı sıradan bir kara parçası değildir. Afrika, insanlığın ahlaki bilançosunun tutulduğu büyük bir vicdan alanıdır. Kuzeyde Sahra’nın kavurucu sessizliği ile güneyin tropikal bereketi arasında uzanan Sudan ise bu vicdan coğrafyasının tam kalbinde yer alır. Nil’in iki kolunun vuslata erdiği bu topraklar, yalnızca suyun değil; tarihin, inancın ve medeniyetin de birleştiği kadim bir kavşaktır.

Bugün Sudan’da yaşananlar, bir iç savaş ya da basit bir iktidar mücadelesi olarak okunamaz. Bu kriz, modern dünyanın “medeniyet”, “demokrasi” ve “istikrar” söylemleri altında yürüttüğü uzun soluklu bir medeniyet tasfiye sürecinin en sert ve en kanlı safhasıdır. Hartum sokaklarında patlayan silahlar, yüz yıllık bir hesaplaşmanın gecikmiş yankılarıdır.


I. Tarihin Damarları: İlim, Ticaret ve Hac Hattı

Sömürgecilik öncesi Afrika, Batı literatürünün iddia ettiği gibi kopuk, dağınık ve ilkel kabilelerden ibaret değildi. Aksine, doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan güçlü bir ilim, ticaret ve hac ağına sahipti. Mali’nin kadim ilim merkezi Timbuktu’dan başlayan bu hat; Agadez, Abeşe ve Darfur üzerinden Hartum’a, oradan da Haremeyn’e uzanıyordu. Bu yol, sadece malların değil; ilmin, hikmetin, duası kabul olmuş insanların ve ümmet bilincinin taşındığı bir medeniyet damarıydı.

Darfur Sultanı Ali Dinar, işte bu hattın doğu bekçisi, bu büyük medeniyet yürüyüşünün muhafızıydı. Osmanlı Devleti’ne ve Halife’ye olan sadakati, basit bir siyasi bağlılık değil; Hicaz yolunun güvenliğini sağlama, ümmet bütünlüğünü muhafaza etme iradesinin bir tezahürüydü. Ali Dinar’ın Mekke’ye gönderdiği örtü, sembolik bir armağan değil; Afrika’nın kalbinden yükselen bir medeniyet iddiasıydı.

Bugün Sudan’da akan kan, bu hattın kesilmesinin sonucudur. Çünkü bu damar yaşadıkça Afrika, küresel güçler için yalnızca sömürülecek bir coğrafya olarak kalamazdı.


II. Büyük Kopuş: Güney Sudan ve Medeniyet Hafızasının Yarılması

2011 yılında Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılması, uluslararası kamuoyuna “kendi kaderini tayin hakkı” olarak sunuldu. Oysa bu süreç, klasik sömürgeci aklın modern araçlarla yürüttüğü planlı bir jeopolitik müdahaleydi. İngilizlerin 1922’de yürürlüğe koyduğu Kapalı Bölge Yasası, Kuzey ile Güney arasına bilinçli bir kültürel, dini ve toplumsal set çekmiş; Güney sistematik biçimde Kuzey’den koparılmıştı.

Ancak meselenin özü inanç farklılığı değil, enerji ve güç dengesiydi. Sudan petrol rezervlerinin yaklaşık %75’i Güney topraklarında bulunuyordu. Bu kaynağın İslam dünyasıyla irtibatlı, bağımsız bir devletin elinde kalması Batı ve İsrail açısından stratejik bir risk olarak görülüyordu. Nitekim Güney Sudan bağımsız olur olmaz, İsrail’in Afrika’daki operasyonel uzantılarından birine dönüştü.

Bu sürecin ardından Sudan, petrol gelirlerinin büyük bölümünü kaybetti; ekonomik ve siyasi olarak derin bir kırılmaya sürüklendi. Devlet kapasitesi zayıfladı, toplumsal fay hatları derinleşti.

Bu bir ayrılık değil, Afrika’nın kalbinde açılmış derin bir kopuştu.


III. Vekâlet Savaşı Sahası Olarak Sudan

Bugün Sudan, küresel ve bölgesel güçlerin doğrudan çatışmadan kaçınarak, yerel aktörler üzerinden yürüttüğü çok katmanlı bir vekâlet savaşının merkezindedir.

İsrail, Güney Sudan üzerinden Nil Havzası’na yerleşerek Mısır’ı güneyden kuşatmayı, Kızıldeniz’in batı yakasında stratejik derinlik kazanmayı hedeflemektedir.

Birleşik Arap Emirlikleri, askeri yayılmadan ziyade limanlar, ticaret yolları ve lojistik ağlar üzerinden bir Kızıldeniz hâkimiyeti kurma arzusundadır. Aynı zamanda bölgedeki İslami hareketlerin tasfiyesini temel güvenlik politikası olarak görmektedir.

Rusya, Wagner grubu aracılığıyla Darfur’daki altın madenlerini kontrol etmekte; Sudan’ı hem ekonomik hem askeri bir kaldıraç olarak kullanmaktadır.

ABD ve İngiltere ise Sudan’ı doğrudan yönetmekten çok, Çin ve Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu sınırlamaya odaklanmaktadır. Ancak dayatılan plansız “geçiş” süreçleri, devletin zaten zayıflamış yapısını tamamen çökertecek bir etki üretmiştir.


IV. 2026 Ufkunda Türkiye: Tarihsel Sorumluluk ve Stratejik Akıl

Bu tablo içinde Sudan için en hayati soru şudur: Bir çıkış yolu var mıdır?

Tarihsel hafıza, coğrafi süreklilik ve ahlaki meşruiyet birlikte okunduğunda bu sorunun cevabı nettir: Türkiye.

Türkiye’nin Afrika’daki varlığı sömürgeci değildir; tahakküm değil, insani diplomasi ve tarih bilinci esaslıdır. Sevakin Adası’nda yürütülen ihya ve restorasyon çalışmaları, yalnızca bir kalkınma projesi değil; Osmanlı-Afrika hafızasının yeniden görünür kılınmasıdır.

Sevakin, bir limandan ibaret değildir. O, Afrika ile Anadolu arasında kurulmuş derin tarihsel bağın somut hatırasıdır. Türkiye’nin burada bulunması, Sudan halkına “yalnız değilsiniz” demenin en sahici karşılığıdır.


Sonuç: Bir Medeniyet Nöbeti

Sudan’da yaşananlar uzak bir coğrafyanın trajedisi değil; İslam dünyasının kalbinde yaşanan bir kırılmadır. Nil’in gözyaşları dinmedikçe, bu coğrafyada ne barış ne de istikrar mümkün olacaktır. Ali Dinar’ın yetim kalan sancağı bugün yalnızca Darfur’un değil, Anadolu’nun omuzlarındadır.

2026 ufkuna doğru ilerlerken tablo açıktır:
Bu mücadele toprak, altın ya da petrol için değil; bir medeniyetin hayatta kalma sınavıdır.

Afrika’nın kalbi atmaya devam edecekse, bu ancak sömürgecilerin postallarıyla değil; kardeşlik hukuku, tarih bilinci ve adaletle uzanan ellerle mümkün olacaktır.

 

Yazarın Diğer Yazıları