Geleceğin İmarında Ebeveynlerin Rolü
Ensar ŞAHİN
Sevgisi ve Merhameti bol olan Rabbimizin ismiyle…
Ey İman edenler! Kendinizi ve ailenizi (çoluk çocuğunuzu) yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun. (Tahrim suresi, 6)
İlim Hikmet Vakfının her yıl düzenlediği Kardeşlik Kampının teması bu yıl “Geleceğin İmarında Ebeveynlerin Rolü” idi.
Konuşmacılar ise Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim üyesi Dr. Osman Utkan ve Sabahattin Zaim Üniversitesi, Din Psikolojisi uzmanı Dr. Ayşe Nur Özkan’dı.
Bu hocalarımızın anlattıklarından kısmetimize neler düşecek.
Temel ilkeler 1: Bir insanın çevresindekilere yapacağı en büyük iyilik, kendini geliştirmesidir. Yani “sorumluluklarını bilen ebeveynler” olmak.
İnsan dışındaki bütün varlıklar potansiyelleri ile doğar. Kedinin kedi olması için eğitilmesine gerek yok ama insanın potansiyelini keşfetmesi gerekir. (Mutahhari)
Bu nedenle “Ebeveynlerin, yaratılış amacına uygun çocuklar yetiştirmesi gerekir.” Ebeveynlerin çocuklarına verecekleri en büyük armağan potansiyel kişiliğini gerçekleştirmesini sağlayacak imkânlar sunmaktır.
65 yaşındaki bir kadın zamanını değerlendirmek için halk eğitim kursuna gitmiş. Yaptığı güzel resimleri sergilemiş. Kurs hocası, bu kadına demiş ki: “Senin bu yeteneğin küçük yaşlarda keşfedilseydi, şimdi sen dünyanın sayılı ressamları arasında yerini alırdın.”
Potansiyelini bilen fakat bunu hayata geçiremeyen kişiler vardır.
Varoluşu kısıtlanan her birey, KIRGIN ve ÖFKELİDİR.
Çünkü insan; yaşama ihtimali olup yaşayamadığı her şey için kırgın, var etme ihtimali olup var edemediği her şey için de öfkelidir.
Sevgi Görmeyen, Mahzurdur
Yıl 1944. ikinci Dünya Savaşı yılları... Psikologlar, 40 tane yeni doğmuş bebekle akıl almaz bir deney yapıyorlar. Bebekleri iki gruba ayırıyorlar.
İlk grup kontrol grubu, hem fiziksel hem duygusal ihtiyaçları karşılanan, huzurlu ortamda sevgiyle büyüyen sağlıklı bebekler.
İkinci grup bebekler ise; bakıcılar onları düzenli şekilde besliyor, bezini değiştiriyor, yıkıyor, paklıyor ama asla gereğinden fazla dokunmuyorlar, göz teması kurmuyorlar, sevmiyorlar, iletişime geçmiyorlar.
Bu ikinci grup bebeklerin bütün fiziksel ihtiyaçları karşılanıyor, bulundukları ortam her daim steril ediliyor ve hiçbiri fiziki/bedensel olarak hastalanmıyor.
Dört ay sonra ne oluyor dersiniz?
Bebeklerin yarısı hiçbir fizyolojik sebep olmaksızın sevgisizlikten ölüyorlar.
Ölen bebeklerin hepsi, ölümlerinden önce bir “vazgeçme” evresine giriyor; bakıcıların ilgisini çekmeye çalışmaktan, ses çıkarmaktan, hareket etmekten ve hatta ağlamaktan bile vazgeçiyorlar. Bu evrenin hemen ardından da ölüyorlar.
Bu çalışma, daha fazla kayıp vermemek için yarıda kesiliyor. Ama bu ölen 20 bebekten “vazgeçme” evresine girip henüz ölmeyenler, derhal normal bir aile ortamına alınmalarına rağmen yine de ölüyorlar.
Temel ilkeler 2: “Çocuğa zaman ayırmak”, çocuğun değerli olduğunu en yalın biçimde ifade eden bir davranıştır.
Muhammed bin Rebi’ diyor ki: “Ben beş yaşındayken Hz. Peygamber (sav)’in eğilip bir kovadan ağzına su alarak (oyun oynamak için) yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum.” (Buhari, İlim, 18)
Nasıl bir peygamberin ümmeti olduğumuzu unutmayalım, unutturmayalım.
Çocuklarımızla oyunlar oynayalım; birlikte vakit geçirelim.
Beş yaşındaki bir çocuk, her gün düzenli televizyon izlediğinde; on sekiz bin cinsel taciz, saldırı, kavga ve işkence yollarını öğrenmiş oluyor.
Temel ilkeler 3: “Çocuğa değerli olduğunu hissettirmek.”
Çünkü kişilik bozukluklarının temelinde;
Birincisi; kişinin kendini “değersiz” bulması,
İkincisi; kendisini hiçbir çaresi bulunamayacak kadar “eksik ve kusurlu” görmesi yatar.
Ebeveynlere Düşen Görevler Neler?
ANNELER (ilk aktörler); çocuklarını,
- Zorlukla mücadele etmeye alıştırmak,
- Ruhlarını da doyurmak,
- Nitelikli çevreye sokmak.
BABALAR (ikinci aktörler); çocuklara,
- İyi bir model/örnek olmak,
- Annelerini sevmek ve bunu göstermek,
- Gençlere kendini gerçekleştirebilmek için fırsatlar sunmak.
KUSURLU BABA: Meşhur erkek ateistler hakkında araştırma yapan Vitz; “Faith of the Fatherless: The Psycho logy of Atheism” eserinde, bazı meşhur ateistlerin biyografilerini araştırmış ve ateizmin en önemli sebeplerinden birinin “kusurlu baba” olduğunu söylemiştir. Nietzsche, Hume, Sartre, Camus, Schopenhauer gibi tanınmış düşünürlerin erken yaşta babadan yoksun kaldıklarını; T. Hobbes, Voltaire, Freud gibi kişilerin de “kötü ve zayıf baba modeli” ile büyüdüklerini fark etmiştir.
Hristiyanlığın katolik mezhebine bağlı olanlar çok katıdırlar. Din değiştiremezler, boşanamazlar... Katolik bir kadın, Müslüman olan komşusunun sohbetine katılıyor. İlk kez katıldığı bu sohbette, insanların hal ve hareketlerini anlamadan yalnızca izliyor. “Muhammed(sav)” ismi geçtikçe sohbetteki kişilerin ellerini kalplerinin üzerine koymaları bu Hristiyan kadını çok etkiliyor. Katolik kadın hoşuna gittiği için her hafta sohbete devam ediyor. Komşusuna, ben de her hafta kiliseye gidiyorum, dua ediyorum ama hiç sizin hissettiklerinizi yaşamıyorum” diyor. Ortamdan etkilendiği için evindeki içki şişelerini, heykelleri eşiyle beraber atıyorlar. Eşi ona diyor ki; “Sen nereye gidiyorsun bilmiyorum ama; sen buraya gittikten sonra huyun, suyun, ahlakın, davranışların her şeyin değişti, güzelleşti...”
Salihlerle beraber olalım ve sohbetlere devam edelim. İbadetlerimizi de bilinçli yapalım. Necasetten tahareti biliyoruz, görüyoruz, elbisemizdeki pislikleri temizliyoruz ama; ya hadesten taharet ne olacak? Gözümüzle göremediğimiz, manevi pislikler ne olacak? Kıskançlık, hasetlik, yalan, dedikodu, iftira, su-i zan, kibirlilik... Kalbimizi de bu pisliklerden koruyabiliyor muyuz?
Günümüzde bilgi israfı yapılıyor. Her sosyal medyadan yüzlerce bilgi öğreniyoruz. Öğrendiğimiz bu bilgiler kullanılmadıkça, bir yerlere aktarılmadıkça bizi Allah’tan uzaklaştırıyor.
Biz dijital çocuklara ebeveynlik yapıyoruz. İşimiz zor değil; çok zor. Çünkü dindar bir ailenin 17 yaşındaki kızı geliyor ve cinsiyet değiştirmek istediğini söylüyor. Hadi buyurun; çözün çözebiliyorsanız!
Sosyal medyayı gereğinden fazla kullanarak vaktimizi israf etmeyelim. Oradaki kötü karakterleri idol/model yaparak şirk koşmayalım. Nefsimizin bizi helâka sürüklemesine izin vermeyelim ve kıralım artık çağdaş putları!
Şeytan boynozları takarak klip çeken Aleyna Tilki bir projedir. Binler değil, milyonların kendisini izlediği, her hareketini takip ettiği hatta giysilerini taklit ederek özendiği takipçilerini zombileştiriyor. Epsteın adasındaki çocuk yiyen vampirlerin istediği de bu; aileyi parçalamak, gençleri sapıtmak, cinsiyetsizleştirmek, zombileştirmek…
Çocuk yetiştirme konusunda Kennedy ailesine bakalım. Zengin bir Kennedy ailesi annesi sabah erkenden kalkıyor; gazeteleri okuyor; çocuklarla ilgili gazete küpürlerini kesiyor; bu makaleyi mutfak panosuna asıyor ve çocukları kaldırıp, “Bu yazıları okumadan kahvaltı yapamazsınız.” diyor.
Biz ne yapıyoruz? Yalnızca kuş sütü eksik soframızda, “Buyur oğlum/kızım kahvaltıya...” Çocuklarımızı prens ve prensesler gibi büyütüyoruz.
Şu kertenkele örneğine bir göz atalım: Bir bilim adamı kertenkele beslemeye başlıyor. Kertenkelenin yemeğini önüne koyuyor ama kertenkele bu yemeği yemiyor. Bilim adamı, elindeki gazeteyi masanın üzerine koyuyor ve düşünmeye başlarken, kertenkele önündeki gazeteyi parçalıyor ve sonra yemeğini yiyor. Bilim adamı sebebini araştırmaya başlıyor. Anlıyor ki; kertenkeleler böyle kodlanmış. Yemekten önce önüne konan engelleri yok ediyor; bir mücadele verdikten sonra yemeğini yiyor.
Allah bize bir paket (çocuk) gönderiyor. İçinden ne çıkacağını bilmiyoruz. Bu paket/çocuk bizim için bir imtihan. Elbette çocuk yaramazlık yapacaktır. Binlerce yıl önce bulunan tabletlerde de insanlar, çocuklarının yaramazlıklarından şikayet etmişler. Çocuklara kızınca, sinirlenince Rabbimizin “el-HALÎM” ismi şerifini çok zikretmemiz gerekiyor.
İkiz kuleler vurulunca, canlı insanları enkazdan çıkarmak için eğitilmiş köpekleri kullanıyorlar. Ama bu köpekler ölü cesetleri bulamıyorlar; canlı insanları buluyorlar. İnsanlar, niye böyle oldu, diye düşünmeye, araştırmaya başlıyorlar. Sonuç: Köpekler “öğrenilmiş çaresizlik” yaşıyor. Yani köpekleri eğitirlerken canlı insanları bulmak için eğitmişler. Sonrasında, ölü taklidi yapıp enkazın altına girerek köpekleri tekrar eğitmeye başlıyorlar.
Çocuk Eğitiminde Duanın Gücü
(Rahmanın has kulları): “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl! derler. (Furkan suresi, 74)
Rabbimiz (celle celâlûh), Hz. İbrahim’in yaptığı aile duasını bizlere öğretirken, “kurrate a’yunin”= ”Göz aydınlığım” ifadesini kullanıyor. Hiç düşündük mü, Allah bu ifadeyi niçin kullanmıştır? Ne anlama geliyor?
Duyguları inceleyen bir psikolog, mutlu insanın gözünün etrafındaki kasların geliştiğini söylüyor. Dua eden insan da mutlu olduğu için göz kasları gelişiyor. Onun için Allah, göz aydınlığım diye dua ettiriyor Müslümanlara.
Başarılı olmanın kuralı ise; EVDE DUA EDEREK MUTLU OLMAKTIR.
“Kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit; kişinin,
Kardeşinden,
Annesinden,
Babasından,
Eşinden,
Çocuklarından,
kaçacağı gün; işte o gün, herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.” (Abese suresi, 33-37)
Ahiret gününde bu ayetin muhatabı olacağımızı düşünerekten; göz aydınlığımız olan çocuklarımızı “saldım çayıra, Mevlam kayıra” demeden üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirelim.
"Eğer ruh aydınlanmışsa insanda güzellik vardır.
Eğer insanda güzellik varsa evde uyum vardır.
Eğer evde uyum varsa ülkede düzen vardır.
Eğer ülkede düzen varsa dünyada barış vardır.”
Yazımızı bu Çin atasözü ile sonlandıralım ki;
insanlarımız güzelleşsin,
evimizde uyum olsun,
ülkemizde düzen olsun,
dünyamızda barış olsun.