Yükü Taşıyan Adam: Ahmet Taş
Mustafa BALABAN
Adanmışlık nedir diye sorsalar, ben onu görürüm. Önce öğretmenlik vazifesinde birçok öğrenciye dokundu. Sadece tarih bilgisi-sosyal bilgiler öğretmenliği yapmadı onlara tarih bilincini de verdi. Sınıftaki okuldaki görevi bitti ama gönüllerdeki yeri bitmedi.
Muvazzaf öğretmenlik dönemlerinde de, emeklilik günlerinde de hep aktif bir insan olarak tanıdım. Onu hiçbir zaman bir köşede oturup, çayını yudumlarken, sohbet ederken görmedim. Velev ki öyle bir görüntü varsa bile, o yine bir işin uğraşının içindedir. Başka bir yerde konuk olsa bile, “Bu ortamda nasıl faydalı olabilirim?” düşüncesi hep zihnindedir.
Sabah erken saatlerde evinden çıkar -resmî görevi olmayan günlerde bile- zihninde oluşturduğu yapılacaklar listesine göre güzergâhını belirler, tek tek onları yerine getirir. Eğer bir görüşme veya ziyaret olacaksa, uygun bir dostuyla birlikte gider, işini halleder. Yaz-kış, gece-gündüz, şehir içi-şehir dışı fark etmez; o daima bir görevin peşindedir.
Vazifeşinas bir insandır o. Görev onun için bitirilmesi gereken bir angarya değil; en doğru ve faydalı biçimde yapılması gereken bir mesuliyettir. Yalnız ya da birlikte yaptığı her işte ayrıntıları düşünür, planlar ve uygular. Hatırlıyorum, geçtiğimiz aylarda Türkiye Yazarlar Birliği şube toplantıları Kayseri’de yapılacaktı. Daha aylar varken, erkenden ilgili kişileri toplayıp görev dağılımı yaptı. Her hafta toplantılar düzenledi, rapor aldı. Organizasyon o kadar dolu, başarılı geçti ki ve etkileşimli geçti ki hala bugünlerde takdir ve tebrikler hâlâ sürüyor.
Ahmet Hocam kadirşinas bir insandır. Aradan yıllar geçmiş, çevremiz genişlemiş, meşgalelerimiz artmıştı. Bir köyde göreve başlamıştım; çok tenha olmasa da kapımızı çalan pek olmuyordu. Bir gün bir baktım, Ahmet Hocam sevdiğim bir dostla birlikte ziyaretime gelmiş. Biliyorum ki o, bir dostunu ziyaret etmek için fırsat arar; bulamazsa da yolunu düşürür, gider. Her şehirde evi, dostu, irtibatı vardır. Bir kimseyle işi bitse bile iletişimi bitmez. Vefakâr, kıymetbilir bir insandır.
Ruhunda şecaat vardır. Sakindir, mütevazıdır, ağırbaşlıdır; ama yeri geldiğinde yanlışlara karşı durmaktan çekinmez. En zor 28 Şubat günlerinde, herkesin geri çekildiği bir dönemde, o vakıflarda ve sivil toplum kuruluşlarında görev başındaydı. Maddî ve manevî zararı göze almıştı. Memurların “Acaba bir şey olur mu?” diye tedirgin olduğu o günlerde, o hem ülkemizde hem başka coğrafyalarda mazlumların sesi olmuş; kimi zaman kalemiyle, kimi zaman kelamıyla milletin vicdanına tercümanlık etmiştir.
Bilirsiniz “Kaht-ı rical” diye bir tabir vardır; yani nitelikli, donanımlı, ehil insan kıtlığı. İşte Ahmet Hocam bu ifadenin zıddıdır. O, birçok kurumda başkanlık, yöneticilik, temsilcilik yapmıştır. Hangi kurumda ne kadar kaldığını bilen bilir. Çoğu kimsenin bir dönemlik yürüttüğü görevi, o birkaç dönem yapmıştır. Bazen dostları “Artık başkası yapsa da değişiklik olsa.” der. O da gönlünden “Keşke biri gönüllü olsa.” diye geçirir, ama dönüp baktığında yine görevin başında kendisini bulur.
Ahmet Hocam için teşkilatçılık, kurumsallık çok önemlidir. Herkesin görev almasını, görevini en güzel şekilde yapmasını ister. Ufak bir toplantıda bile eksiklik, boşluk, başarısızlık görmek istemez. Bu nedenle ilgili kişileri bilgilendirir, görevlendirir, süreci takip eder. Bir başkan veya kanaat önderi olsa da sürecin içinde aktif olur. Hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığını, her başarının verilen emekle orantılı olduğunu göstermek ister. Toplantı bittikten sonra mutlaka yüz yüze ya da telefonla değerlendirme yapar. Amacı, her programın bir öncekinden daha kusursuz olmasıdır.
Bugünün deyimiyle o bir “aktivist”tir. Şehirde, ülkede ya da dünyada bir yanlış gördüğünde “Bir şey yapılmalı.” der. Zararı önleyecek, faydayı artıracak hemen bir adım atılmalıdır. Mazlumun, mağdurun yanındadır; susarak değil, bizzat müdahil olarak hareket eder. Son deprem günlerinde yapılabilecek her şeyi yaptı; ardından insanları toplayıp gözlem, teskin ve teselli için birçok ili dolaştı, depremzedelerin yanında oldu.
Hangi kurumda bulunursa bulunsun, oradaki üyelerin kaynaşmasına, aidiyet duygusunun güçlenmesine önem verir. Uzak-yakın illere geziler düzenler, ailelerin birlikte vakit geçirmesini sağlar. Kahvaltılar, organizasyonlar tertip eder.
Bugün de birçok kurumda gösterdiği yapıcı duruşu sayesinde Gönüllü Kuruluşlar Derneği başkanlığı görevini yürütmektedir. Herkes onun vazifeşinaslığını, temsiliyet kabiliyetini bildiği için bu göreve layık görmüştür.
Hülasa, Ahmet Taş Hocamız yalnızca bulunduğu kurumların değil, herkesin yükünü taşıyan mümtaz bir insandır. Yük olan değil yük alan adamdır. Ülkemizde “kaht-ı rical”den şikâyet etsek de, bizim derdimizi yüklenen, kahrımızı çeken insanlar hâlâ vardır. Mühim olan, bizim de hem Rızâ-yı Bârî katında hem de insanlar nezdinde iyi, güzel ve güzelleştiren insan olabilmemizdir.