Depresyondan korunabilme/kurtulabilmenin reçetesi, kişinin kendi ile barışıklığı ve kendine olan inancının kuvvetli olmasıdır. Bıkkınlık, çöküntü, yalnız kalma arzusu, ani duygu değişimleri, -mutlu görünürken mutsuz; mutsuz, ama aslında mutlu gibi- kırıcı olma, kırılmayı isteme, istemsiz ağlama, bağırma, titreme v.s gibi tepkilerde en makul olan ilgili samimi dost/arkadaş veya meşgale ile zaman geçirmek... Fakat bu geçici bir çözüm... Doğrusu insanın hormonlarının dizginini eline almasıdır ki bunun da tek yolu barışıklığı... Yani 'ağız tadı'. Başka bir ifade ile 'geniş tabanlı yaşama tutkusu...'
Zamane insanlarının her biri kronik yoğun bakımlık tekno duygusal varlıklar. Eskiler gibi değil karmaşalıkları. Karışınca içinden çıkılmaz, çözülmesi zor problemlere kendilerini salabiliyorlar. Bunun nedeni ise, yoğun yaşanması, çoğalmamız alabildiğince.
Aslında günümüz insanı da mezradaki Ayşe Kadın'ın tekdüze yaşam levazımları ile yaşama meziyetine sahip; ama elinde alet edevat fazla ve çeşitli olunca, bu çeşitlilik hormon komuta merkezinin kimyasını bozuyor, gözü dönüyor, afallıyor, çırpınıyor, karışıyor, karıştırıyor, karıştırılıyor...
Yaklaştırmak lazım his ve maddeyi birbirine. Hayatı barışık ve kendine yakışanca yaşamak...
Hormonlar toprağın altı ile üstü arasında getir götür hamallarıdır. Ağız tadı emekçileri... Toprakta iki ayak üstünde yaşaması ona keyif vereni ayakta tutmaya ve yaşama heyecanını kaybedenleri arıza bombardımanı ile bir an önce devirmeye çalışanlardır. İşleri bu...
'Ağız tadı'nı kaybettiğinde biri, 'bunun işi bitmiş, doğru geldiği yere' emrini alıp, ona bir an önce 'gömülmeye elverişlidir' raporu verdirmeye gayret ederler. Ağız tadı varsa o birinin, ömrünü lezzetli geçirmesi adına var güçleri ile çalışırlar. Depresyon zamanlarında baş, mide ağrıları, halsizlik, bitkinlik, hevessizlik ve ölme duygusu... Hep bu hormonların mezar kazarken duyulan kürek sesleri ile tefsir edilmelidir...
Barışmak lazım hayatımız ile ve sağlam basmak lazım arza...
Bir diğer boyutta ise;'depresyon esasen ciddi bir rahatsızlıktır; ama günümüzde her keyfi kaçan 'ah depresyondayım!' dediği için de hastalık, hastalık olmaktan çıktı.
Hayatta hiç bir işe yaramayan, ne kendine ne topluma faydası olmayan mal gibi gençler yetişiyor. Çoğu sorumsuz, aylak, kitap okumadıkları için de konuşmaktan, kendilerini ifade etmekten acizler. İşin kötüsü çalışmadan zengin olmak, çok yiyerek zayıflamak gibi saçma sapan istekler alabildiğince çoğaldı. Gelecek planları yok. Gelecekten haberleri dahi yok...
Bu gençler 25 yaşını geçmeye başlayınca birden daha da aptallaşıyor ve hayatlarının anlamsızlığını kavrıyorlar... Kalkıp bir şeyler yapmak yerine daha da tembelleşerek yatıyorlar; sonra da ‘ben depresyondayım’ sahteciliği…
Depresyon ciddi bir hastalıktır. Psikolojik ya da fiziksel kaynaklı olabilir. Her iki durumda beyin bundan etkilenir. İlaç ile tedavi gerekir. Psikoterapi uygulanmalıdır. Bu hastalar intihara meyilli olabilir. Hatta içlerinde bunu denemiş insanlar da vardır.
Kimse kendi işe yaramazlığını depresyona mal etmemeli.
Beceriksizlik, vurdumduymazlık kalıtsal değildir ve aşılmayacak engel de değildir. İnsan bünyesi hem fiziksel hem ruhsal olarak sandığımızdan daha dayanıklıdır. Herkesin hayatında zor günler, aşılması imkansız sanılan sorunlar olabilir. Hiç kimsenin hayatı kolay değildir ve her bireyi bulunduğu şartlar içinde değerlendirmek gerekir. Aynı anda aynı şeyleri yaşamış iki kişinin tepkileri farklı olabilir.
Yukarısı kendini depresyonda sananlara karşı depresyonu izah içindi.
Her bireyin önce kendine sonra ailesine ve topluma karşı sorumlulukları vardır. Bu bilinç aşılanmazsa gençler bir işe yaramanın anlamsız olduğunu düşündükleri çağları geçtiklerinde hakikaten işe yaramaz oluyorlar ve bu gerçeklik ile yüzleştikleri anda da gerçekten depresyona giriyorlar ki ‘hayat boş’ imanları, somurtmak itikatları oluyor.
Ağız tadı ve barışıklık iki anahtar kavram.
Muhabbet ile…