Güne dair, şöyle bol aksiyonlu, albenili, kîl u kâli ziyade, okudukça kafa yapan, subliminal mesaj örgülü yazılar mı okumak istiyoruz?
Onlardan o kadar çok var ki…
Mesaj, mesaj…
Beyinler ucu küt kırpma makaslar kullanan toplum mühendislerinin oyuncağı oldu. Köşelerde, ekranlarda kahvehanelerde tv vaizleri, fikir cambazları, zihin budayıcıları, his terbiyecileri icra-i sanat peşindeler…
Siz onu bunu boş verin de Erciyes’e sorun! Kimler, eteklerinde kimlerin yaşamlarını söndürdü emeline…
Söndürenler bir zaman geldi söndüler ve toprağa karıştı etleri; türevleri fışkırdı hemencecik şedîd bir oluş ile, arkaları kesilmeden. Kurumaz ruh pınarı nice kallavi cinsleri serdi önüne nefessiz yaşayamazgillere…
Toplum bilimcilere/sosyologlara sorun! Ne dramlar, trajediler gördü şu Erciyes’in eteklerindeki şehir, anlatsınlar hikayelerini…
Saçını okşamaya kıyamadığını bir öfke anında, bencil duyguları uğruna saçlarından sürükleyip kanını damarlarından boşaltanların vahşetlerini toz tutmaz kayalara sorun. Cansız dilsizler dile gelip feryad etmezler ve o feryadlar duyulmaz ise iç kulaktan, batsın bu dünya!
Müslüm Baba’ya sorun tabi ki tam da şimdi! Sıhhat için iki ayağı üstünde vardığı hastaneden, tabut içinde çıkmanın nasıl bir şey olduğunu…
Kimin ne garantisi var? Şurada çay eşliğinde okuduğumuz gazetenin üstüne yığılmayacağımız ne malum?
Her şeyi servet, riyaset bağlamında değerlendiren o çok güçlü, pek bir muhteşem, yaşadıkları zamanlarda herkesin çekindiği, etkisi ile civarındakileri varlığına, arzularına malzeme bilenlere sorun… Ne olmuş geçip gittiklerinden beri?
Erkilet güzeli bozuyordu ya bağları; ona sorun! Bozulmuş mu acaba dün can yakan gül yüzü… Ona, o gün o türküyü yakana bugün ne derdi, çürümemiş olsaydı dili?
Aramızda beş nesil önce yaşamış dedesinin adını bilen kim var ise ona sorun! Ne mi? Dedesi beş nesil önceki dedesini hiç aklına getirmiş miydi hayat ona akarken?
Yirmili yaşlarında peşinde on delikanlının dolandığı zamanları çoktan unutmuş yetmiş yaşındaki nineye de sorun, olmaz mı? Ya da o yaşlarda müstakbel ninenin peşinde dolandığı ile kalmış, ömrü bir göz kırpmalık, seksenine merdiven dayamış dedemiz de olabilir...
Ne mi soracağız?
Erciyes’i tabi ki…
O zamanlarda da orada mıydı?
Öylece bakadurur muydu?
Yamaçlarından süzülen yaşamları izler miydi?
Kar ve lav...
Cehennem ya soğuk ise?
Hiç dağ konuşur mu?
Erciyes hiç hislenir mi?
Hiç insan kafasını kara gömer mi?
Kar, insanı örtünce insan, özünü görmez mi?
Müslüm Baba, Erciyes’i sever miydi bilemem; fakat Erciyes, kendisini seveni sevmeyeni değil; üzerinde tepinenin, eteğinin altındaki şehirde ezenin, ezilenin, gününü gün edenin, har vurup harman savuranın, alanın, verenin, yakanın, yıkanın, secdedeki başın, başlardan koleksiyon yapanın, sinesi dumanlının, kraldan çok kralcının, hükmedenlerin, ego tava yapanların, boş boş dolaşanların ve kimlerin kimlerin şahidi…
Kabe’de Hacer-ul Esved ne ise Kayseri’de de Erciyes o mesabededir desem abartmış ve yazımı da piyasa kılmış olurdum; ama popülizm heves, Allah bes…