Yaşamında ne varsa, yan yaşamda olan da sadece o. En uzak köşesine kadar tüm kainatta hep aynı mayadan var oldu, ne oldu ise… Ne, nasıl farklı olabilir ki?
Bazen bir sel gelir üzerimize. İrili ufaklı kim ve ne varsa o selde sürüklenir. Çok güçlü kişiliklerin de, zayıflar gibi hayatta kalmak için sadece bir kütüğe tutunmaktan başka çaresinin olmadığı o zamanlarda, unutulmamalı, sarmaladığı kütüğün vesilesiyle soluk alıp vermededir her selzede…
Yalan hüzün, insanı için için yiyip bitiren kurt gibidir. Neşe ise o hüznün ardından yaşam iksiri gibi gelir; fakat acaba öyle midir? Sanal hüzün yapıştığında ruha, yalnız kalmak genel tercihimiz ya, büyük hata...
İnancımızca, geçer hüzün, biz bizeyken biz. Hatta geçtiğini de çoğu defa gözlemlemişizdir. Geçmesi doğaldır doğal olmasına da, atladığımız, o geçerken vazgeçtiklerimiz... Bizden gidenler... İmha ettiklerimiz ihyamız için… O kadar eksiliriz ki, bir sonraki hüzünde anlarız duygu iskeletimizin taşıma gücünü...
İnsanın hormonları eğer hizmet ettikleri yaşamda, yaşama sevinci görmezler ise, yaşam sahibini bir an önce geldiği yere kavuşturmak için seferber olurlar. Yaşama, sele kapılanın kütüğe sımsıkı sarıldığı gibi sarılmışları ise, ayakta tutmakla vazifelidirler.
Yalandan hüznü bir biçimde civarı kalabalıklaşarak atlatmak lazım. Yalnızlık, içerideki koca kalabalıkları başımıza yığmaktan başka bir şey değildir. İnsan, yalnızken tahlil gücünü şahsına özgüler ve bu tercihin getiri götürü hesabında olmaz. Böylesi zamanlarda götürü daima, getirinin beş on mislidir.
Depresif hüzün uğradığında ’ben yalnızlığı seviyorum. Yalnızken çok iyiyim. En azından zararım varsa kendime’ciler, bunu bir daha düşünün derim. Ömrünüzde, yaşamanın sizi hoşnut edebileceği zamanlardan, şiddetine göre üç beş ay, beş on yıl kaybettirecek bu haller bir tarz intihardır.
Hormonların mezar kazarken çıkardıkları seslerden size hayır gelmez.
Yaşam hepimiz için aynı ayarda akmaz; ama hepimize abanarak akar...
Bizler o akış ile sürükleniriz; ama kimimiz nefes alıyor ve kimimiz ise su yutuyor şekilde…
Bir anlam arıyoruz.
Aranırken geçen zaman, bize aldırmıyor ama…
Ey toz kondurmaz!
Ey yanılmaz!
Ey sarsılmaz!
Hüzün iyi gelir.
Fakat timsahsıların gözyaşında değildir o hüzün…
Bir kuzunun başını okşayan kasabın merhamet algısında hiç değildir.
İşçisinden çaldığı ile hayır hasenat peşine düşenin, semaya açtığı ele düşmez gerçek hüzün…
Aldanan ve aldatanın arasında da aranmamalı…
Yalan hüzün, kafa ve kalp uyumsuzluğunda biraz
ve her neşede daima çokça vardır…
Gerçek hüzün ise ‘ne yaptıklarını bilmiyorlar’ diyenin dediğindedir.
Coşkulu yüreklerin çağıltısındadır.
Bizi öteye taşıyacak hüzün, bu hüzündür ve selde de kütüğümüzdür.