Gaziosmanpaşa Mahallesi Derya Sokağı’nda yaşayan bir ailenin dramını paylaşmak istiyorum.
1960’larda Şarkışla’dan Kayseri’ye göç etmiş bir aile. Göçleri aslında daha eskiye dayanıyor. Muhacir diyorlar onlara. Memleketimizde 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı Rus savaşları sonrası öz vatanları olan Gürcistan civarındaki topraklarından sürülmüşler.
Aile bir Türk boyu olan Kara Papak soyundan. Sürgün, kan, zulüm ve işkence yılları... Gerçek trajik yaşam öyküleri...
Kars/Zarşad’a yerleşmiş ailemiz. Oradan Ağrı/ Tutak’a ve oradan da Sivas/Şarkışla’ya göç etmişler. Daha sonra ifade ettiğim gibi Kayseri Kocasinan İlçesi Gaziosmanpaşa Mahallesi’nde satın aldıkları bir parsel parçası arsaya ev yapmış ve yerleşmişler.
Aile çalışkan ve mahir. Her türlü ihtiyaçlarını görebildikleri, görenlerin yaşam alanı olarak imrendiği bir yuva haline gelmiş evleri… Yaşadıkları semtte, sokaklarda irili ufaklı bu gibi evler var. Burada dört çocuk büyütmüş ailemiz. Ailemiz mütedeyyin, iman ehli bir aile. Aile babası şimdi artık tarih olan Sümer İplik Fabrikası’ndan usta olarak emekli olmuş. Kızları buradan gelin gitmiş, oğulları burada okumuş, askere buradan uğurlanmışlar… Büyükbabaları, büyükanneleri o evde vefat etmiş. Bu şehirde Asrî Mezarlık'ta toprağa verilmişler. O sokakta acı tatlı bir hayat sürülmüş. Dile kolay tam 50 yıl…
Bölgeyi biliyorsunuzdur. Gecekondu yapılaşmaları ile meşhur bir alan. Zaman içinde Mahalleli imkanları genişledikçe dairelere çıkmış, arsalarını müteahhide verenler katlara geçmişler. Yıkılmış, viran olmuş eski evler; yer yer yüksek binalar ve dört dörtlük imkanları olan öykümüzdeki aileye ait ev gibi bir çok evler… Mahallenin ciddi bir çeki düzene ihtiyacı olduğu bir realite…
Somut olayımızda ‘o bölgelerde planlarımızda ev gözükmüyor. Arsa olarak belirlenmiş arazi parçaları var’ diyerek izale-i şuyu’ davası ile ailemizin oturduğu evi sadece bir arsa parçası olarak değerlendirip, dava sonrası sattırıp, aileyi oradan kovmayı planlayan bir Devletimiz var.
Ailemiz yüzyıl önce Ruslar tarafından topraklarından zorla sürüldü. Geldikleri Anadolu topraklarında da oradan oraya savruldular ve en son hayatlarının kemalinde, ahir ömürlerinde özümüzden, bizden bir irade onlara ‘yuvanızdan sürgün yiyeceksiniz’ diyor.
Desin demesine de ‘buradan çıkıp şuraya yerleşeceksiniz’ demiyor. Yaşlı kadın, altı defa ameliyat geçirmiş, şeker sorunu ciddi düzeyde. Evlatları, akrabaları defalarca ‘çıkın buradan’ demelerine rağmen ‘burası hastanelere yakın, hem benim evim sizin evlerinizden güzel, kullanışlı’ algısı ile hiçbir yere kıpırdamıyorlar. Devlet ise diyor ki: ‘Burası planda arsa görünüyor. Burada ev yok. Çıkacaksınız, arsa paranızı ödeyeceğim, bu toprağı satacağım’ Yani izale-i şuyu davası sonrası cüz’i bir bedel verilecek ve ailenin oturduğu o ev, o evdeki yaşam mirası, hatıralar, 50 yıl, üç kuruş para karşılığı yok sayılacak.
O aile, devletinden para istemiyor. Rus zulumü ile atalarının yaşadığı topraklardan sürülen bu aile, bu coğrafyada huzur ile yaşamaktan başka bir şey istemiyor. Dedim ya, bir ömürleri o evde geçmiş, evleri barınakları değil yuvaları olmuş… O evde her şeyleri var. Çokça huzurlular ve huzur ile, iman ile çene kapamaktan başka da bir arzuları yok.
Sen ey Devletim! Hey koca Devletim! İran’dan, Afganistan’dan, Suriye’den, oradan buradan nice aileyi, toprağında yuva kurup barındıran Devletim!
Bu aileye huzur ver. Onlara para verme! Onlara yaşadıkları standarttan altta bir yaşam reva görme. Bu vatan niye var? Sen neden varsın? Tamam şehircilik adına yıkılması gerekiyor, yık! Fakat yuva yıkma! O yuvayı hukuksal manevralar ile dağıtma ki Devlet vasfının gereği yerine gelsin. Seni Devlet eden vasıf, tabiiyetini taşıyanlara eminliğin ve adaletindir.
Ne yapılması lazım?
Alın şu parayı, çıkın demek yerine, madem o toprakların hepsinin tek elde toplanmasını arzu ettin ve madem o el de bizzat sensin.
Müteahhitlere, bu insanların geçmişini satma, yuvalarını ve huzurlarını bozma. Kendi ellerin ile o topraklara, o yuvanın ve senin standartın neyi gerektiriyor ise dik binayı ve aileyi o binaya yerleştir.
Sana yakışan da, adil olan da sadece bu…