İsmail ARSLAN

Necip Fazıl Kısakürek'in Aşkı

İsmail ARSLAN

Üstaz merhum İsmail Çetin kısa anlattı; ama biz o anı size yaşatmak isteriz:

Üstad Necib Fazıl'ı ziyarete gitmişlerdir: Dört beş kişiler... Evinin bahçe kapısını çalar, ziyarete öncülük eden zat ve ard arda dizilirler... Üstaz ise aralarda...

Üstad, kravat, yaka baş saç dağınık halde evin kapısından görünür; çok da memnun bir görüntüsü yoktur ziyaretten hani... Onun her anı kıymetli ve bölmüşlerdir çalışmasını...

Bahçe kapısına yaklaşır beğenisizliği belli bir suratla ve: Buyrun! der.

Ziyarete getiren, gelenleri takdim etmeye başlarken Üstad, aniden en gerideki gence yönelir, bakışları keskinleşmiş, gözleri delici bir edayla, hiçbir şey söylemeden, hıçkırarak ağlamaya başlar ve gencin yanaklarını, boynunu öper!

Bir deli gibi... Aklı asla başında olmayan bir insan gibi... Hatta artık o an insan mı değil mi bilinmez bir sıfatta:

Senden Efendi'min kokusu geliyor!

Efendi'm kokuyorsun!

Feryadlardadır Üstad...

Zamanı kaybetmiş mekanı, gelenleri kaybetmiş, gence sarılıyor…

Bir zaman geçince:

Sen kimsin? Ne olur söyle bana? Kimsin sen? der.

Herkes ağlamakta, gözler pınar olmuş çağlamakta... Genç de ağlayarak:

Ben Üstad'ınızın -Abdulhakim Arvasi'nin- torunuyum! Dedem, beni, ben bebekken, sizin öptüğünüz yerlerden öpmüş... der.

İşte zamanın yok olduğu, mekanın, fiziğin, tabii kanunların iflas ettiği an, o an...

Necib bey'in aşkına kurban olayım...

Üstad'ının kokusunu 20 sene sonra bile alabilen o gönüle hayran olunmaz mı?

Ben, bu aşktan nasıl utanmayayım?

Gözlerimden sızana nasıl mani olayım?

Tasavvufun açıklarını bulma adına ne olduğunu irdeleyen, şudur budurlarla ömrünü heba edenlere yüreğim sızlamasın da ne yapayım?

İşte tasavvuf tek kelime ile budur!

Bu hadisenin birincil derece şahidi Merhum Üstaz İsmail Çetin’dir ve bu hadiseyi bizzat ondan dinledim...

Aşk! 

Nerede tabii kanunlar, nerede sözler... Nerede efendim bu aslında şudur budurlar...

Aşk budur ve tasavvuf da sadece aşktır... 

Efendi'm derken neyi efendi edindiğine inşallah bir izah olmuştur...

Aşk'tır onun efendisi... O'nun hediyesi, O'na yönü dönük, O'nunla manalanan aşk...

O, düşünür... O, filozof... O, şu... o, bu... Olmazdan çok daha belirgin bir sıfatla; o, aşıktı.
Namaz vaktidir, abdestler alınır, Üstaz İsmail Çetin imamdır ve Necib Fazıl üstad, üstazın arkasında saf tutanlardan... Namaz sonrasında üstaz'a der ki üstad: Bana bazen içerlerler, cemaatte görülmediğimden dolayı. Şimdi sizin arkanızda namaza neden durdum biliyor musunuz?

Üstaz: Buyrun söyleyin dediğinde, Üstad:

Abdestlerini takip ederim! Doğru düzgün abdest alanına şahit olmadım! Sizin abdest almanızı da takip ettim. Aynen Efendi'm gibi abdest aldınız. Abdestte kulağınızı yıkama usulünüz ise tıpatıp aynı. O sebeple size kanaat getirdim ve arkanızda safa durdum.

Üstaz anlattı: Necib Fazıl'ın dikkat ettiği yıkama keyfiyeti şöyledir: Su abdest azalarına yukarıdan gelir ve azaları süzerek aşağı akar. Mesela yüze suyu çarpmak yoktur! Suyu, avuçlarla, alından dökerek ovuşturup, sıvazlayarak akmasını temin etmek şeklinde olmalıdır. Eller aynı şekilde ve ayaklarda ve hassaten kulağımızı yıkamamıza dikkat yöneltmişler. Kulak yıkanmasının doğrusu şudur: Eller suyun altında tutulur ve -bize bilfiil göstererek- küçük parmaklar kulakların içini, başparmaklar kulak memesinin arkasını, yüzük parmakları, iç kısımdaki birinci yakın kıvrımı, orta parmak üst ikinci kıvrımı, işaret parmağı kulağın keskin sathının hemen iç yanını ve üst tarafı sıvazlayarak dolayısıyla her parmak ayrı ayrı kullanılmış olarak kulak yıkama gerçekleşmiş olur.

Onun bunu bilmesine hayret ettim! Sordum:

Sizin ameliniz çok değil; ama fevkalade tespitleriniz var; bunu nasıl yapıyorsunuz? dedi ki:

Hocam! Bir gül nasıl ki, gübrede kuvvetlenir ve gürbüzleşir, ben de bu milletin gübresi mesabesindeyim! Milletim gürbüzleşsin, vazifem budur...

Üstaz, bize hatıratın sonunda dedi ki:

Necib Fazıl, fikirde önderdir!
 
 

Yazarın Diğer Yazıları