Kayserimiz 60.000 civarı bir yüksekokul öğrenci kitlesine ev sahipliği yapıyor. Bu gençlerin çok azı Devlet yurtlarında, bir kısmı bazı resmi veya özel yapılanmaların ev ya da yurtlarında barınıyorlar. Binlercesi ise üç beş arkadaş birleşip ya fahiş fiyatlara ev tutuyor; ya da özel yurtlarda yüksek barınma bedelleri ile kalmak zorunda kalıyorlar. Fahiş bedeller ödemek zorunda kalanların Kayseri hakkında ne düşündüklerini bilmek için kahin olmaya lüzum yok. Öğrenciye en lazım olan kafa sakinliği, yani ağız tadıdır.
Bu şehre gelirken hepsinin tek bir amacı var: Okumak ve mezun olmak. Onları şehre emanet eden ana babalarının da tek arzuları, evlatlarının kazasız belasız, sene kayıpsız eğitimlerini bir an önce tamamlayıp okullarını bitirmeleri ve yuvalarına dönmeleri. Öğrenciye Kayseri’ye, İstanbul’a, Antalya’ya, Hatay’a niçin geldiğini unutturan öğrenci ile ilgili her oluşum o şehir adına ancak negatif değerlendirme kaynağıdır. Öncelik, bu gençlerin iki veya dört yıl misafir oldukları şehirde ferah içinde öğrencilik hayatını sürdürmelerini ve huzurlu bir şekilde mezun olduklarını görmelerini sağlamaktır.
Öğrenci ile meşgul yapılanmalar, idealize ettikleri dünya için gençleri okulları harici meşgaleler ile bunaltmada ve onları öne sürüp infakı bir tarz endüstri haline getirmede veya burs verdikleri öğrencilerden olmaz taleplerde bulunmada iseler, o şehrin ayarı ister istemez zamanla bozulacak ve şehir öncesinde de sonrasında da hayır ile anılmayacaktır. ‘Devlet barındırıyor, yediriyor, içiriyor; fakat bu gençlerin sosyal ve kültürel hayatları bomboş’ eleştirisi görünürde makul bir tespit gibi görünüyor ise de, Devletin yapmadığını yapmayı iddia edenlerin denetlenemediği, esasen ne maksat ile yapılandıklarının kestirilemediği söz konusu olduğunda, gençlere dair Devletin hesapsızlığı, birilerinin sömürgen idealleri hesabına onların doldurulmalarından yeğ olsa gerektir. Babanın geliri belli. Aldığı ile ancak geçindirdiği bir ailesi var. Çocuk, -hele ki kız evladı ise- yaşadığı topraklardan yüzlerce kilometre ötede bir okul kazanmış. Okumaya gönderse bir türlü, göndermese bir türlü. Adamcağız kıt imkanları ile araştırıyor, soruşturuyor. Onun için öncelik çocuğunun güvenliği. Dolayısıyla güvenlik sağlanmadan, öncelediği ne varsa hepsini zorunlu olarak ötelemek zorunda kalıyor. Devlet yurdu çıkmamış. Gence tek başına ev kiralaması imkansız; ana baba ne yapacak? Çocuğunun ırzına namusuna sahip çıkacağına inandığı/inanmaya mecbur kaldığı yapılanmalara onu teslim edecek. Faraza sonrasında o yapılanmalar eğer sağladıkları güven ile, babanın asla hesaplayamayacağı bir biçimde, gencin yaşamından yağ çıkarmaya, bir bedellendirmeye girişir iseler kafa kuma gömülecek; teslim makamının zirvesi zorlanacak! Bir yapı ki, idari maslahatını hücre yapılanması biçiminde organize ediyor, sıfatını resmiyetten arındırıyor; o yapıda bir bit yeniği aramak şüphecilik değildir. Sağladığı sanal güvenlik algısını yem olarak kullanan, hesabını devasa emellere yönelik kurgulamış, at pisliğinden arpa ayıklama becerisine sahip yapılanmalardan sakınma gerekliliği abartılı bir tespit değildir.
Devletin de burada bir ihmali var. Öğrenci evleri olgusu ciddi bir realite ve Devlet, maalesef öğrenci evi kavramını mevzuatına almamış. Mevzuatta yurt, pansiyon işletmeciliği var; fakat öğrenci evi işletmeciliği yok! Devletimiz, bir an önce kurumlara öğrenci evi açma ve işletme imkanı tanımalı. Bu hem denetleme açısından son derece önemli ve hem de ekonomik olarak kayıt dışılığı ortadan kaldıracak bir düzenleme olacaktır. Dün boş yaşamların tahterevallisi sağ soldu; bugün ocu bucu… Üstelik dün meydanları dolduranlar niyetlerini bin metreden haykırıyorlardı, bugün ise bazı dibine yanaştığından tık ses çıkmıyor. Dün haykıran ve fakat bugün sessiz ve derinden çalışanların sermayesi hep bu gençler…
Güven, iki ucu sivri mızraktır. Niceler niceleri güven ile aldattı. Nicenin güvendiği dağlara karlar yağdı. Nice masumlar güvendiklerinin maskarası oldu ve nice garibanlar, güvene imanlarının cehenneminde halen yanmaktalar.
Kayseri’de evin mi var? Üç kuruş fazlaya öğrenciye kiraya verme hesabın, senin ve geleceğinin celladı olmasın sakın… Sayende, evine başını sokup rahat bir öğrencilik yapabilecek niceler, hesabı karanlık, malzemesi çürük, makyajı sağlam birilerinin figüranı olduğunda çakmağı çam ormanına çakarlardan biri de sen oldun demektir. Hiç mi güvenmeyelim? Bu mudur yani? Hayır! Tabi ki araştıracak, soruşturacak, en makul olanı bulmaya gayret sarf edeceğiz; fakat evladımızın arkasını da bırakmayacağız. Onun Kayseri’ye, İstanbul’a, Ankara’ya, Erzurum’a neden gittiğini ona unutturmayacağız.
Kişiye değil, kuruma itimat isabetlidir. Kurum denetlenebilir, göz önündedir; kurumun hata yapma ihtimali, kişiye nazaran çok zayıftır. Kişi, ne kadar güvenilir bilinse de, onun hesap vereceği bir makam yok ise, hesapsız davranma ihtimali daima kuvvetlidir. Bir yapılanma eğer sağladığı eminliği, verdiği üç kuruşu sermaye addedip evladının geleceğini bunlar ile ipoteğe bağlıyor, onu okurken ve sonrasında emeline ırgatlığa mecbur ediyor ve hatta buradan rant davası güdüyor ise; o yapılanmanın ticaretini doğru analiz etmek, bu işin aldısı verdisini iyi hesaplamak ana babanın boynunun borcudur.
Resmiyet taşımayan, denetlenemeyen, mali hesabı belirsiz yapılanmalara itibar hususunda azami dikkat gerekiyor. Sazın farklı bir teline dokunup bitirelim: İki evin var. Birini kiraya vereceksin. Ankara’da da oğlun okuyor. Eve çıktı. Onun kira parasını denkleştirmek için evini kız öğrencilere, üstelik ederinden iki yüz lira fazlaya veriyorsun. (Oğlun bir eve çıksa da senin evini erkek öğrenciye kiraya vermemenin sence bir sürü sağlam sebebi muhakkak var!)
Ne yaman bir imtihan…