Gözlemleyebildiğim kadarıyla imkan sahibi olanların, olmayanlara nazaran yaşam kaliteleri daha zayıf ve huzursuzlukları daha fazla. Tuhaf gelebilir, fakat hakikat böyle... ‘Tuzsuz aşım dertsiz başım’ deyişi, aslında bu durumu ifade ediyor. Varlık çoğalıp, sorumluluk genişledikçe güç, huzura asit etkisi yapmakta...
Geceleyin, kişinin yastığına şöyle rahat, kararlarından, kendinden emin, güven ile başını koyabilmesi attalara gittiğinde, kişiye bir hasbihal fena olmaz, kendine dair kendi ile…
Verebilmek dünyanın en zor ve en kolay işidir. Zordur, verdiğinde verme ile verdiğinin azaldığına inancı var ise ve kolaydır, verdiği zaman, verdiğinin çoğaldığını biliyor ise…
Bu coğrafyada yaşayan insanların en büyük problemi, kafaları ile kalplerinin aynı ölçütlere sahip olmamasıdır.
Bir olayı değerlendirmede mihenk olarak kişinin kalbi Şark, kafası Batı tipi algıyı muhakeme levazımı edindiğinde, ortaya çıkan sonuç, ağız tadını illa ki bozacaktır.
İnsanlığın ortak kabulü –evrensel- değer ve değer yargıları yoktur ve olmayacaktır. Din kabulü bile doğrusu evrensel değildir. Her kültürün, yaşama formunun kendine özgü bir algı ve kabulü vardır.
Yaşama hakkını ele alalım: Japonya’da kocası tarafından aldatılmış bir kadın, şerefi adına intihar etmek ister ise geride çocuklarını bırakamaz, onun çocuklarını öldürmesi kültürünün bir gereğidir. Zira Japon kültüründe kadının ergenliğe ulaşmamış çocukları bir parçasıdır ve kadın kendini öldürmeye teşebbüs edecek ise, çocuklarını da öldürmelidir ki bir bütün olarak maddi dünyadan bağı kesilsin. Çocuklarını geride bırakır ise, toplum onu kötü ve iğrenç bir kişi olarak tanımlar. Şerefi için çocuklarını öldürmelidir.
Bizim topraklarımızda da bu şeref denen mevzuya dair hala bazı bölgelerde revaçta olan ve töre olarak isimlendirilen kriterleri araştırdığınızda yaşama hakkına dair benzer tespitleriniz olacaktır. Bu misaller, yaşam hakkının evrensel olduğu görüşünün genel bir geçerliğinin olmadığını ifade için verildi.
Din bile dediğimde bazı suratlar buruşmuş olabilir, buruşmasın. Mesela Hristiyanlık… Aynı metinleri baz alan inanırlar, birbirlerini o metinleri anlamamak ile suçlar ve kendi bakış tarzlarına sahip olmayanların küfür içinde olduklarını iddia ederler. 'Sen yanlış anlamışsın evrenselliği' derseniz; bu nasıl bir doğru anlamadır ki aynı kitaplara inandıklarını söyleyenler, Katolik, Ortadoks, Protestan vb. birçok kola ayrılır ve her biri diğerinin imanını kabul etmez, ibadetini beğenmez, ötesini hüsran görür! İslam açısından da farklı mıdır görünen? Şii, Sünni vb... Neden böyledir peki?
Aslında böyle olması doğaldır. Herkes algısının beslendiği kültür ve ferdi birikimi, terbiye ve eğitimi nispetince bir yol çiziyor kendine.
Nefs/ego ile savaşmayı öngören ne kadar felsefi ekol var ise, bakıyorsunuz güç onun yed'ine geçtiğinde tüm sistematiğini yerle bir edebiliyor.
İmkanlar çoğaldıkça ihtiyaçların çeşitlilik arz etmesi ve çoğaldıkça azalmak hep bundan… İktidar kuvvetlenip, hükmün ihtişamı genişledikçe bundan dolayı doğuyor huzursuzluk…
İnsana tanrı vasfı ağır geliyor ve realitesine sığdıramıyor sınırsız tasarruf yetkinliğini; fakat güçten de, gücün kazanımlarından da vaz geçemiyor...
Ağız tadının yok alması da bundandır…
Evrensel kavramının içinin boşalması da sadece bundan…
Her kuvvet sahibinin bir şekilde, yaşamı yönlendirmedeki tesiri sebebiyle nifakın ardı arkası kesilmiyor…
Halbuki evrensel kabulde kuvvet sadece Allah mahsus idi… Böyle inanmak emredilmişti.
Bu nasıl işliyor realitede? Mesela biri geliyor birine ve bir ihtiyaç arz ediyor. İhtiyacı gidermek ayrı bir külfet, gidermemek ayrı… Veren, verme ile neyi kazandı, vermeme ile neden mahrum oldu?
Ağızdan çıkacak bir kelime...
Evet; ya da hayır...
Ve her hüküm ile biraz daha uzaklaşıyor insan, insan sıfatından...
Bilmem anlatabildim mi?