- Haberler
- 45 SANİYE… KAÇIŞ NEREYE…
45 SANİYE… KAÇIŞ NEREYE…
'Kadınlara, evlatlara, öbek öbek yığılmış altın ve gümüşe, güzel cins atlara, davarlara ve ekinlere karşı aşırı sevgi insanlara çekici ve hoş gösterildi. Oysa bunlar, dünya hayatının nimetleridir. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır.' (Ali İmran, 14)
Bir enkazın başında etrafında kimlerin olduğundan habersiz boş gözlerle bakarak kendi kendine “45 yılda kazandığımı, 45 saniyede kaybettim” diye mırıldanan bir adam. Bu olay 17 Ağustos 1999 yılında Marmara bölgesinde çok geniş bir alanı kaplayan deprem sonrası Adapazarı’nda kuyumcular çarşısı enkazını iş makinaları kaldırırken bizzat yaşadığım bir hadise idi.
Düşünen insan için Allah sadece peygamberleri aracılığı ile gönderdiği vahiylerle mesajını iletmez. Allah Teâlâ; Cebrail kanalıyla, insanoğlunun kendi aralarından erdem ve fazilet örneği olarak seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderdiği vahiy yöntemi ile de ısrarla Kevni ayetlerden bahseder ve kullarının bunlara bakarak düşünmesini/zikretmesini/akletmesini ister. Kevni ayetler hayatta karşılaştığımız ve kendi benliğimizde anlamakta ve yorumlamakta çok zorlanacağımız, gücün, yaratılışın, yok oluşun, yeniden dirilişin ve külli iradenin tanım ve tasvirlerinin her daim yaşandığı hadiseler ve varlıklardır. Kurumuş bir toprağın bahar ile birlikte yeşererek hayat bulması/canlanması, dağların sarsılmaz heybetli adeta yeryüzünün birer direkleri gibi duruşları, okyanusların/denizlerin/nehirlerin tahayyülleri zorlayacak varlığı, Sema’nın bir gök kubbe gibi muhteşem duruşu, bulutlar, gezegenler, yıldızlar… Ve sayamayacağımız kadar daha çok olgu ve hadiseler düşünme yetisi kendisine lütfedilen insanoğlunun etrafındaki olağanüstü hadiselerdir.
Allah yeryüzünü yaratmış ve bir sistem içerisinde döngüsünü sağlamıştır. Kıyamete kadar da bizim gözlemleyebildiğimiz ve algılayabildiğimiz şekliyle bu döngüsüne devam edecek ve dünyanın yok oluşu/tesviyesi ilk sur ile gerçekleşecektir. Gönderdiği elçiler kanalıyla Allah (CC) kendisinin Rububiyette ve Ulûhiyette Tek ve Bir olduğu gerçeğini vahiyle insanlara bildirmesini sağlamış ve buna çok şedit karşılık veren ve elçilerini yalanlayıp/öldüren/sürgün eden toplulukların yaşadığı coğrafyalara dünyanın bilinen döngüsünün dışına çıkarak müdahalelerde bulunmuştur. Bunu da sonraki insanlar için ibret vesikası kıldığını ve yeryüzünün dolaşılması neticesinde bunların ibretlik akıbetlerinin görülebileceğini bildirmiştir.
Yaşadığımız çağ, özellikle iletişimin adeta ışık hızıyla yarıştığı haz ve hız çağı. İnsanlar kurulu bulundukları mekânlardan binlerce kilometre uzaklarda cereyan eden hadiseleri önlerindeki ekranlardan takip edebilmekte ve haberdar olabilmektedirler. Haberin ulaşmasında ki hız duygulara yansıması ve bulundukları ortamda ne gibi tepki verdikleri açısından irdelendiğinde maalesef duyarsızlığın/vurdumduymazlığın/aymazlığında zirve yaptığı bir dönemi paralel yaşamaktayız. Olayın acısının, olayla birlikte verilecek mesajın algısının bizzat yaşayanlar kadar etkili olmadığını göz önünde bulundurduğumuzda iletişim hızının neye yaradığını veya bizlere ekstra ne gibi yükümlülükler getirdiğini düşünmemiz lazım. Adeta birer film sahnesinden bir parça izler gibi izlenen gerçek hadiseler insanoğlunun insanlığının yitirilmesinde çok önemli etken olmaktadır görsel ve yazılı medya. Hele sosyal medya diye isimlendirilen ve son zamanların en popüler iletişim araçları haline gelen yapı ise adeta “gaz alma” “bir şeyler yapmış olmanın vermiş olduğu tatmin” gibi sorumsuzca kullanılan iletişim araçlarına döndürülmüştür. Çoluk/çocuk/kadın/erkek/genç/ihtiyar ayırımı yapmaksızın kimyasal gazlar ve savaş bombaları ile yok edilen, açlıktan/susuzluktan/ilaçsızlıktan ölüme terkedilen, sırf inancından dolayı yurdundan/yuvasından sürgün edilen, akıl almaz işkenceler altında can veren bedenlerin görüntüleri, maalesef kurulu bulunduğumuz sıcak yuvaların ve tok karınların yüzümüzde hafif üzüntü kırılmalarının yaşandığı sahnelerden öte bir anlam ifade etmemektedir. Kaybedilenler insanlığımız, vicdanımız, değerlerimiz, ahlakımız, erdemlerimiz, kültürümüz…
Yakın tarihimizde Dünya da iki büyük deprem ve sonrasında gerçekleşen tsunami hadisesi olmuştu. Bu iki büyük hadise aynı karede normal şartlar altında bir arada bulunması imkânsız araç ve gereçlerin bulunduğu sahnelerle doluydu. Adeta bir kıyamet provası biz insanoğluna sunulmaktaydı. Koskoca gemilerin, gökdelenlerin, uçakların, tırların, araçların, sarayların, evlerin, insan dâhil çok farklı canlıların… aynı kareye toplandığı sahnedir bu deprem ve sonrası gerçekleşen tsunami. Adeta “Kaçış nereye?” sorusunun cevabını iliklerine kadar hissettirecek bir olay. Normal yaşamında en değer verdiği her şeyden kaçış… Kimsenin kimseye faydasının olmadığı, herkesin kendi canının derdine düşüp adeta evlattan, Anne-Baba’dan, arkadaştan, eşten kaçıştığı, mal ve mülkün kendisine zerre kadar fayda sağlamadığı bu anlar kıyamet tasvirinin çok küçük bir hatırlatmasıdır biz Âdemoğluna. Farklı bir Kevni ayet okumasıydı adeta.
Tarihe Adapazarı (Gölcük) depremi diye geçen, yine kendisinden birçok ibretlerin alınması gereken acı bir olay olarak her yıl anılmakta ve adeta yaşananların yeniden yaşanıyor olduğu bir kurgu üretildiği ve acıların hatıralarda diri tutulmaya çalışıldığı bir hadisedir. Bu olaylarda üzerinde en çok durmamız ve düşünmemiz gereken nokta ise adeta İlahlık iddiasına kadar vardıracak bir kibir ve gurur abidesine dönüşmüş insanın olaylar karşısında ki aczi yetidir. “Din bir yaşamdır ve hayatın her anına yönelik düzenlemeleri kendi içerisinde barındırmaktadır” yaklaşımı bizim hadiselere bakışımızın da nasıl lığını ve niceliğini belirlemektedir. Tefsir faraziler üzerine yazıldığında anlamakta çok zorlanacağımız sadece kültürel/entelektüel bir yapıya bürünebilirken, yaşanan olaylar ile yorumlandığında bizlere vahyi ayetlerin çağımıza, asrımıza vermek istediği mesajları daha iyi anlamamıza ve böylece imanımızın artmasına çok önemli katkı sağlamış olur. Zira insanlığın hüsranda olduğu tüm çağlarda, kurtuluşa erenlerin iman edenler, salih amelde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler olduğunu daha iyi anlar ve her çağın değişmeyecek tek hakikatleri olan kurtuluş reçetelerine daha sıkı sarılırız. Bu Allah’ın kopmayacak ipidir ve bu ipe sarılanlar felaha erenler olacaktır.
Mümin için dünya, basit bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bu tabiri, yaşamı bir eğlence ve oyundan ibaret görme yarışına girip, yaşam felsefelerini Protestan/kalvinist ahlakına dönüştürenler maalesef yanlış yorumlama yapanlardır. İnsanın dünya yaşamı; Uzun bir yolculuğa çıkmış yolcunun bir ağacın gölgeliğinde serinlediği an kadardır. Dünya ve içindeki ziynetlerin zihin dünyamızda ve yaşam tarzımızda işgal etmesi gereken önemin ne olması gerektiğini de bu çerçevede değerlendirmemiz gerekmektedir. Yeniden dirilişin tasvirlerinin yapıldığı üç yüz yılın üzerinde bir mağarada uyutulan ashabı kehf ve eşeği üzerinde yüzyıl uyuyan adamın uyandıklarında ne kadar uyudukları sorulduğunda verdikleri cevap dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu anlatmakta fazlasıyla yeterlidir. Ne demişlerdi bu insanlar “bir gün veya bir günden daha az.” Ahirette yeniden dirilişteki tüm insanlığın vereceği cevapta bundan farklı olmayacak. Dünya hayatının kısalığı ve geçiciliği, uzun ve kalıcı ahiret hayatı ile tanımlandığında daha anlamlı bir yaklaşım olacaktır.
Allah, insanoğlunu geçici ve kısa dünyadaki yaşamının karşılığında elde ettiği kazanımlarının neticesinde, kalıcı ve ebedi olan ahiret (sonraki) hayatında mükâfatlandıracağını veya cezalandıracağını bildirmekte ve dünyada ki yaşamına nasıl bir anlam yüklemesi gerektiğini elçileri vasıtasıyla hem teori ve hem de en doğru pratik uygulayıcısı olarak güzel örneklikleri ile bildirmektedir. Bu verilen mesajların ütopya/senaryo/kurgu olmadığını, realite/gerçek olduğunu ve bizzat insanların kendi aralarından seçtiği erdem sahibi elçilerle müşahhaslaştırdığını bize bildirmektedir. Âdem’in (as) Şeytan ve iki oğlu ile, İbrahim’in (as) babası ve oğlu İsmail’i kurban etmek ile, Nuh’un (as) eşi ve oğlu ile, Yakup’un (as) Yusuf ile, Yusuf’un (as) on iki kardeşi ile, Eyüp’ün (as) uzun süreli ve çok sıkıntılı hastalıklar ile, Zekeriya’nın (as) evlat sahibi olamaması ile, Hz. Davut ve Süleyman’ın (as) iktidar ve mal ile, Hz. Muhammed’in (sas) yetim ve öksüz kalması ile, ve neticede tüm peygamberlerin azgın/sapkın kavimleri ile mücadele ve imtihanları ile…
Hani demiştik ya ayetleri yaşanan hayattaki olaylarla tefsir etmek gerekir diye. İlk paragrafta anlattığım hadisenin yine aynı deprem hadisesi sonrası karşılaştığım farklı bir olayı da anlatarak konumuza devam edelim. Adapazarı’nda ki Çad Mesire denen parka gitmiş ve orada kurulan çadır ve hastaneleri dolaşıyorduk ve bir bankoda oturan adam dikkatimi çekmişti, vardım yanına oturdum. Bu vatandaşın durumu da ilk sahnedeki adamdan farksızdı. Sadece mallarını kaybetmekle kalmamış aynı zamanda tüm aile fertlerini de kaybetmişti. “Ne ağlayabiliyorum, ne gülebiliyorum, ne yapacağımı bilebiliyorum. Tüm duygularımı kaybettim. Tüm sevdiklerimi kaybettiğim gibi” sözleri hala kulaklarımda çınlıyor ve “Ya Rabbi ne ağır bir imtihan bu” demekten kendimi alamıyordum. Fakat Allah’ın vahyi ayetlerini okuduğumda her şeyin karşılığını orada bulabiliyordum. Allah insanlara kaldırabilecekleri yükü yükleyeceğini, mallardan, canlardan, evlatlardan, sevdiklerimizden azaltmak suretiyle bizleri imtihan edeceğini, her şeyin geçici olduğunu, yaşamın bir bitiş zamanı olduğunu, ahiret hayatına götürebileceklerimizin sadece sevaplar ve günahlar olduğunu, orada kimsenin kimseye hiçbir faydasının olmayacağını, kişinin kendi elleriyle kazandıklarıyla muhakeme edileceğini bildiriyordu. Bu yaşananı okumaydı. Yaşanmışı okumaydı. Gelecekte olabilecekleri okumaydı.
İnsanoğlunun hayattaki en zor imtihanlarının başında Mal/Mülk ile olanı gelmektedir. Topraktan yaratılışımızın bir gereğimidir bilemiyorum ama insanoğlunun gözünü topraktan başkası doyurmamaktadır. Peygamber efendimiz de insanoğlunun bu mülk sevgisini şu hadisi şerifi ile çok net bir şekilde bizlere anlatmaktadır; “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, ikincisini ister. İki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister. Üç vadi dolusu altını olsa diğerini ister. İnsanoğlunun gözünü, topraktan başkası dolduramaz. Allah (c.c.) tövbe edenin tövbesini kabul eder.” (Müslim, Zekat, 117) Yeryüzünün tüm hazineleri kendilerine verilse bile daha fazlasını isteyecek olan bu varlığın yaşam süresi ile olayı değerlendirdiğimizde bu doymazlığı anlamak gerçekten çok zor. 45 yılda kazanılan 45 saniyede kaybedilebiliyor ve bu kimsenin üzerinde etkin olamıyor. Dünya hayatına ebedilik atfeder gibi bir bakış açısı ile yaşama sarılıyor ve daha çok kazanmak, daha müreffeh bir hayat sürmek için hayal ötesi mekânlar ve araçlar geliştiriyoruz. Adeta Yüce yaratıcıya meydan okurcasına dikilen gökdelenlerden (Firavun Haman’a bir gökdelen inşa etmesini ve oraya çıkarak Musa’nın Rabbine ulaşacağını tiye alması), çalgınca alış/verişleri teşvik eden AVM’lere, marketlere, mağazalara varana kadar her sembolleşmiş yapı kültürümüze, inancımıza, gelenek ve göreneklerimize indirilen birer darbeler olmakta ve birileri tarafından hayatımızın vazgeçilmezleri kılınmaktadır. Bir lokma/bir hırka edebiyatı yapmak artık dervişlere bile kalmamış, herkes için lokmalar ve hırkalar çoğaltılmıştır. Kapitalizmin sembol kurumları yaşam merkezlerine dönüştürülmek suretiyle vakit/ömür tüketilen mekânlar olmuştur. İnsanların buluşma yerleri camiler, medreseler, okullar, park ve bahçeler olmaktan çıkıp AVM’ler ve kafeler olmuştur.
Allah Kur’an da “mütref” bir insan tipinden bahseder. Mal/mülk zenginliğinin kendisini şımarttığı ve elde ettiklerinin kendisinden kaynaklanan bir ilim/hikmet/üstün özellik neticesiyle oluştuğunu ve zenginliğinin de ebedi olduğunu düşünen müstekbir/müstağni tiplerdir. Bu tipin değişik yansımalarını Karun örneğinde gördüğümüz gibi, bahçe sahibi kıssasında da görmekteyiz. Her kavmin kendilerine gönderilen elçilerini ilk yalanlayanlarında bunlar olduğunu ve yalanlamalarının nedeni de adeta elçiliğinde servetle elde edilmesi gereken bir kazanımmış gibi değerlendirmelerindendir. Dünyanın bakiliğine inanan bu tipler, şayet dünya geçici ise kalıcı olan ahiret hayatında da ayrıcalıklı olacaklarını ve mallarının kendilerine orada çok fayda sağlayacağını düşünen aptal/şımarık tiplerdir. Bunlar dünya malına karşı olan doyumsuzluklarını ve daha fazlasına sahip olma hırsını, çoklukla övünme ve mal yığma çabalarını adeta mezarlıklara kadar sürdürmektedirler.
Müminlerin tereddütsüz kabul etmesi gereken hakikat; Tüm mal, mülk, eşya, kâinat, semavat ve arz, tüm canlılar ve bizler “Malik’ül Mülk” olan Allah’a aitiz. İnanoğlu’na mal edinmesi yasaklanmamıştır. En temelde kazancın meşruluğu kadar, harcamanın da meşruluğu üzerinde durulmuştur. Mal edinme insan fıtratının doğal bir tezahürü ise, bunun hudutlarının ne olduğuna bakmamız lazım. Malın elde edilişi kadar sarf edilişi de inancımızın müdahil olacağı alanlardır. Allah (c.c) yüzlerce ayeti kerimesinde bizlere mal ile imtihanımızı hatırlatmakta ve bundan nasıl başarılı çıkacağımızı bildirmektedir. Mal ile yapılan cihad can ile yapılandan önce zikredilmekte, infak, sadaka, yetimin, yolda kalmışın, esirin, kölenin, kimsesizin yanında olmanın, elde ettiği kazanımları bunlarla paylaşmanın övüldüğü ve teşvik ettiği ayetler yüzlercedir. Malın elde edilişinde gözetilmesi gereken helal /haram çizgiler ne kadar önemliyse, servetin (mal/mülk) zenginler arasında dolaşan bir devlete dönüşmemesi uyarısı ve elde edilenlerin hangi yolla harcanacağı bilgisi de çok önemlidir. Malını Allah yolunda harcayanların durumunu bir ekin tanesi olan başağa benzeterek nasıl bereketleneceğini ve gerçek kazanca nasıl döneceğini Rabbimiz bize bildirmekte ve gerçek ticaretin, gerçek kazancın kendisi ile yapılacak alışverişte olduğunu bildirmektedir. Bu alış/verişin ise kazanımların (mal/can) kendi yolunda harcanması ile olacağını bildirmekte ve bunu teşvik etmektedir.
İnsan kendi yaratılışına müdahil olma şansına sahip değildir. Hangi ırktan, hangi coğrafya da, hangi anne/baba’dan hangi sosyal statünün temsilcisi olarak, fakir mi zengin mi? dünyaya geleceğini bilememekte ve bunu tercih edememektedir. Akil baliğ olduktan sonra ölümüne kadar devam edegelecek yaşamının kalan süresini kendisi belirleyebilmektedir. Dolayısıyla kendi belirleyebildiklerinden de imtihan edilecek ve ikinci diriliş dediğimiz ahiret hayatı ile Rabbimizin huzuruna çıkarılacaktır. Büyük/küçük hiçbir şeyin unutulmayıp kayıt altına alındığı defterler elimize tutuşturulduğunda kurulan mizanda tartılacak ve ebedi yaşamın nerede devam edeceği bildirilecektir. Müminleri diğer inanç şekillerinden ayıran en temel unsur Tevhidi iman sahibi olması iken, ikici önemli nokta ahiret inancıdır. “Yakin” derecesinde olması gereken bu inanç maalesef nefislerde tam anlamıyla karşılık bulmadığı için hayata yüklenen anlam da anlamsızlaşmaktadır. Bu iki önemli inanç kalplerde tam karşılık bulduğunda hayatın birer çetin imtihan olduğunu ve elde edilen tüm kazanımların bu imtihanın soruları ve araç/gereçleri olduğunu idrak eder. İnsanın yaşam serüveninin tek gayesi doymaz arzu ve ihtirasları dizginlemek için adalet, kardeşlik ve huzura katkı sağlayacak erdemli davranışları geliştirme ve yaşama aksettirme olmalıdır. Ailesinden başlayarak dalga dalga yayılan bir sinerji ile nihayetinde ümmetin bir parçasına kadar ulaşacak duyarlılıkla paylaşmayı, infak etmeyi, cömertliği yaygınlaştıracaktır.
“-Bilin ki, Dünya hayatı, sadece bir oyun, eğlence ve süstür. Aranızda bir övünç, malları ve evlatları artırma işidir. Bir yağmur gibidir. Yetiştirdiği bitkilerle ekincileri şaşırtır ve sonra kuruyup, sapsarı olduğunu görürsün. Daha sonra da çerçöp olur. Ahirette ise hem şiddetli bir azap, hem de Allah’tan mağfiret ve hoşnutluk vardır. Doğrusu dünya hayatı, aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” ( Hadid, 20)
Mal insana mı sahip olmalı? İnsan mı mala? Bu soru üzerinde en çok tartışılan konuyu aydınlatmada anahtar olabilecek bir bakış açısıdır. Şuurlu bir mümin şunu sürekli aklında tutmalı ve hayat felsefesi haline getirmelidir; Elde edilen tüm mal/mülk bizim için sadece birer emanet. Hoyratça harcayacağımız, kibir ve gururumuzu okşayacak, farkında olmadan diğer müminler ile sosyal kast yapısına dönüştürecek birer meta değildir. İyi bir evde oturmak, iyi bir arabaya binmek iyi bir amel sahibi olmak anlamına gelmemektedir. Evlerimizin ve arabalarımızın konforundan veya büyüklüğünden ziyade gönüllerimizin, zihinlerimizin, kalplerimizin arınmışlığı ve büyüklüğü bizi kurtuluşa ulaştıracaktır. Aksi takdirde ne kadar büyük olursa olsun, ne kadar çok odaya sahip olursa olsun, güvenliği zirveye ulaşmış bir araca binmiş olsak da hayat bizim için de sonludur ve bitecektir.
Sonuç itibariyle para, zenginlik, güç, makam, mevki, iktidar, ihtişam, güzellik… Son derece büyülü kavramlardır. Bunlar nefsi/egoyu okşayıp besleyen şeytanın süslü gösterdiği ve insanın aldandığı hasletler… Bunlar karşısında gereken önlemler alınmaz ve ölçü kaçırılırsa insanı sarhoş eden, başını döndüren, ayaklarını yerden kesen tehlikeler anaforudur. Fakat bunlar tam tersi kullanıldığında ve bu bilinç oluştuğunda ise ebedi saadet ve en büyük kazanç malzemesidir.
“De ki: -Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden konutlar size Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise Allah’ın (azap) emri gelene kadar bekleyin! Allah fasık topluma yol göstermez.” (Tevbe, 24)
Mustafa Doğu yazdı...
Bakmadan Geçme