Son 20 yılda muhafazakarlık arttıkça din azaldı. Öyle ki; evvel zaman fakir iken sonradan zenginlemiş, namazında niyazında, kadın, içki ile asla işi olmaz ve sorsan harama hiç yanaşmaz, an itibarıyla 7 nesil sonrasına yetecek memaliğin sahibi, Allah'ın verdikçe verdiği insanlar çoğaldı, işçisine 4-5.000 lira ücret veren ve ama itibar için çeşitli kurum ve kuruluşlara aylık 100.000 lira dağıtan...
Derseniz, nereden biliyorsun kalbini mi yardın baktın "itibar" için verdiğini? Derim ki: İşçisine 4-5.000 lira verirken, değil 100.000, milyon lira verse, bunun bir kuruşu sadaka olarak kabul edilecek ise mizanda, ben bu dini anlamamışım demektir.
Dinde emir ve yasakların maksat yönünden irdelenmesi ihmal üstü ihmal edilmiş bir konudur, lakin mekasıt din ilimlerinin şahıdır esasen.
Maksat yönü tahkik edildikçe din, hayata daha kolay adapte edilir. Dediyse vardır bir hikmeti sözünü slogan edip, hikmetin peşine düşmemek, son son inkara götürür.
Batıya, doğuya ve insanlığa huzur, umut adalet ve güvenlik sağlayacak dünyaya, evrene yeni ve adalet ile kaim bir düzen getirecek, bir dünya ve medeniyet görüşü ortaya konulmadan hiç bir sahada başarı kazanılamaz.
Resulullah, cahiliyenin bütün gücüne, zamanının süper güçleri Roma ve Sasani imparatorluklarının ordularına rağmen, hiç bir maddi gücü olmadan, önce iman ve inanç mücadelesiyle işe başlamış, bu savaşta yenilen, psikolojik savaşı kaybeden Mekke müşriklerini neredeyse savaşsız teslim almıştı.
Resulullah'ın vefatından sonra otuz kırk yıl içinde yine İran kapısına dayanan mücahitlere: Çölden çıkıp çıplak ayaklarınızla bizi yağmalamaya mı geldiniz? diyen İranlı devlet adamına müslüman mücahit asker:'Sizi kula kul olmaktan çıkarıp Allah'a kul yaparak özgürleştirmeye geldik' demişti. İşte bu söz, sıradan bir müslüman mücahidin inancına, medeniyetine ve dinine olan güvenini gösteriyordu. Aynı zamanda İranlı devlet adamının yenilgisini yansıtıyordu.
Sonuç: İlahi vahye dayanan, çağı ve çağın sorunlarını yorumlayan, değer üreten, ilmi ve ahlaki olan, evrensel bir medeniyetin temel taşlarını oluşturacak üretken aydınlarımız ve alimlerimizin önlerini açarak, onları destekleyerek, fikir, değer ve inanç alanında başarılı olamadan hiç bir şey olamayız.
Bir ibretli kıssa:
Hazreti Süleyman zamanına ait olarak bunu anlatıyorlar: Leylek geliyor, Hazreti Süleyman'a: - Bana edebiyatı öğret, diyor. Hazreti Süleyman: -Benim sesim yoktur... Leylek: -Bülbülü çağırın bana... Hazreti Süleyman bülbülü çağırıyor ve: -Bülbül, ona edebiyatı öğret, diyor.
Bülbül ile leylek bir araya geliyor. Leylek ikide bir dürtüyor onu: -Söylesene ne öğreteceksen öğretsene bana! Bülbül: -Sabret.. Bâd-ı seher yani sabah rüzgarı gelir, güller açar, özünü verir; o koku burnuma geldiği vakitte aşka gelirim, cûşa gelirim. O zaman söylerim, sen de öğrenirsin. Leylek bir daha dürtüyor onu: -Söylesene, ne öğreteceksen öğretsene!.. Hasılı bülbül, sabaha kadar onu birkaç sefer ihtar ediyor. Sonra leyleğin uykusu geliyor ve uyuyor. Sabah oluyor, Bâd-ı seher geliyor, gül açılıyor, özü dağılıyor.
Bülbül söylüyor ve susuyor... Ondan sonra bahçıvan geliyor. Kapıyı açarken takırdı yapıyor: " Takır tak.. takır tak tak..." Leylek, o zaman gözünü açıyor, uyanıyor: -Dur bakalım hele, ne diyor?.. Dinliyor, dinliyor; o da cûşa geliyor; ondan sonra "lakır lak, lak lak lakır... " öğreniyor.
Güneş doğduktan sonra Hazreti Süleyman'a geliyor ve diyor ki: -Teşekkür ederim sana... Bülbül rahatsız ettiyse de, edebiyatını öğrendim!.. Hazreti Süleyman: -Söyle bakalım, ne gibi şeyler öğrendin? Leylek artık cûşa geliyor, aşka geliyor: -Lak lak lakır lak lak lak...
Hazreti Süleyman diyor: -Bülbülü çağırın! Bülbülü getiriyorlar. Hazreti Süleyman, -Ben sana bunu mu öğret dedim?!
Ben ne yapayım, aceleye kapıldı.. Her şeyin bir vakti vardır. Zikir ve aşkın dağılma zamanı, imsakla güneş arasıdır. O zamanı bekle dedim, beklemedi. Birkaç sefer de beni rahatsız etti. Nihayet uyudu, ben söyledim, unuttum onu, aklıma gelmedi; aşk esnasında ondan gafil kaldım.. Uyanınca " lak lak lak " diye, bahçıvanının kapısının açılmasının taklidini yaptı. Benim ona öğrettiğim bir şey değildir bu. Beni i'tab etme!.. Hazreti Süleyman da: -Böylece gecenin evvelinde uyanık olup da sonunda uyuyanların hali böyle olur tabiî. Güzel! Edebiyatın güzeldir!... Devam et!
Esasında bu vahye dayalı bir söz değildir, hadis değildir; ama ma'kûl, kibar bir sözdür, hikmet sözüdür.
Bilir misiniz hiç düşündünüz mü yeryüzünde koyun mu fazladır; köpek mi?! Koyun yılda bir veya iki yavru dünyaya getirir; köpekse yılda üç dört batın ve her batında üç dört yavru. Koyunun düşmanı çoktur, etinden istifade için ha bire kesilip durur; köpeğinse düşmanı yok gibidir, ürer durur bu hızla. Ama ne garip bir hadisedir ki koyunlar yeryüzünde sürü sürü, çokca; köpeklerse koyunlara nazaran sayı babında bayağı bir az. Neden?! Köpekler, tüm gece boyunca bir o yanda bir bu yanda gezer, ürür, koşar, hoplar oynar savaşır durur; tam seherin başladığı, gülün özünün dağıldığı, bâd-ı seherin estiği vakit uykuya dalar. Koyunsa bütün gece boyu istirahat eder ve köpeğin uykuya daldığı o vakitte uyanır; bereketten nasibini alır. Bereket seher vaktindedir; kim seher vakti ayaktadır; o bereketten nasibini alır. Üstaz merhum İsmail Çetin’den dinlediğimiz bu sohbet inşallah faydalı olur....