Osmanlı zamanından gelen bir mesele bu.
Borçlandık, borç çoğaldı, kapitülasyonlarla tefecinin kucağına düştük. hala o borcun döngü halinde edasındayız.
Cumhuriyet döneminde özellikle 1950'den sonra ciddi bir dışa bağımlılık politikasının esareti yadsınmaz bir gerçektir. Bu gerçeklik müsbet menfi manada herkesin söz sarfedebileceği bir alana ait olduğu için, biz vakıanın bizzat kendisi ile ilgilenelim.
Bağımlılık boğum boğum boğuyor!
Globalleşen dünyada üstelik bunu engelleme imkanı da kalmamıştır. Herkes bir yerinden bir başkasına illa bağımlı. İnsanoğlu kendi elleriyle sonunu hazırlıyor kısaca.
Türkiye ile ilgili ise: Bu kötü günlerin iyi zamanlarımız olduğunu söyleyebilirim. Milyonlaca insan kredi kartı girdabında, dairesini çizdikçe çapını genişletir bir karakter yapısında borç sarmalını çoğaltmakla meşgul.
Borçlanmalar uzun vadelere yayılınca göze batmıyor görünüyor; ama yaşama hakkını dahi ipotekleyen bir seyre gidiğinizde ancak işin tashihinin artık çok zor olduğu safhaya geldiğini farkediyorsunuz.
Yaşama hakkı nasıl ipotekleniyormuş derseniz: Banka baskı kurmak isterse, inim inim inletecek formülleri -devlet desteklisinden- borçlusuna uygulama imkanına sahip. taciz, icra, icra taciz derken bunalıp kendini vuranları çoluğuna çocuğuna kıyanları okuyorsunuz.
bir aileyi, bir mahalle bir şehir bir devlet olarak düşünün. sağılabilirliği uygun ineklerin önüne ot koymamak çiftçinin aptallığıdır. asgarisini öde, rahat bırakım tavsiyeleri ile çoğaltılan borç, faiz ağırlığının altında süt veremez zaafiyete gelinceye kadar -yani bir ömür- sürdürülme esaslı.
Aynı mantık devlet için de geçerli. Devlette de işler böyle.
Peki bunun çaresi nedir?
Kesmek ve küsmek!
Borcu derhal kesmek, yani kredi kartı veya başka yollarla ( ev araba kredisi v.s) sana ait olmayanın keyfini sürdüğünü sanmaktan vaz geçip, asgari geçim levazımlarına borcu bitirene kadar talim ile, ocağına incir ağacı diken bu nizama küsmek.
5 liralık arabaya binme imkanı olanın 500 liralık arabaya heveslendirilmesine seyirci olan ve hatta teşvikçi olan devletin de izzeti yoktur! Vatandaşını kendi batağına çeken devlet, eroine alışmışın, eroin bulması için başkalarını alıştırması ne ise onu yapıyor demektir!
Serbest piyasa güzeldir; e ama bu piyasa serbest değil ki!
Piyasa kusuntu halinde alacağı çoğaltanların uzun vadeli hesapları üzerine kurulmuş emperyal bir piyasa.
Kimi kolunu vermiş, kimi bacağını, kimi kafasına kadar gömülmüş.
Adam iş güç sahibiyim diye hava atıyor! arabam evim var! diyor. Ama işin içine baksanız, bankadan aldığı kredi ile makina almış, bankadan aldığı kredi ile havalı araba almış, bankadan aldığı kredi ile ev almış!
Gırtlağına kadar faizin içine batmış ve keyfim yerinde diyor!
Banka onun her helal lokmasına ortak, haram ne varsa ailesine ve çevresine ikram ettirir bir düzende halbuki.
İşte sarmal bir yerde başına sarılınca da o gün görmüş hal görmüş keyfi yerinde adam cinnet geçiriyor, çoluk çocuk doğruyor geçiyor! Batarken bin kişiyi de batırıyor!
Bu olmasın diye de kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyen sistem, az az öde, ölene kadar öde ile hadiseyi diri tutmaya ve üretilen kanı damlasına kadar içmeye devam ediyor.
Devletin ne suçu var, böyle yükleniyorsun? Ayağını yorganına göre uzatan kimin başına ne gelmişte derseniz:
Trafikte düzgün giderken arkadan freni patlak birinin çarpması ile arabadan dört ölü çıkarsa, suçla istediğini sen!
Olan olmuş, ölen ölmüş olur.
Bu iş aynen böyle.
Özellikle esnaflığını sanayisini kredi esaslı kuranların ömrü kırk yılı geçmez ticarette!
Çekirge kaç kere zıplayabilir ki!?
Biri batar, o batan batarken yakandan tutar seni de çeker içeri.
İlla böyle...
24 yıl vadeli borca giriyor abimiz... Ee ne de olsa maaş var. Sırt sağlam devlette. Yapma ya... 4. senede bir terslik oluyor, bin türlü işi var dünyanın. Ev elinden gidiyor. Ödedikleri faize yazılıyor ve hala borçlu oluyor. İlk imkan bulduğunda başlıyor el konulan elinden alınan evin kalan faizini ödemeye.
Sistem şöyle: İcrada birinci mezatta değerinin % 60'ını verene, alan olmazsa ikinci mezatta değerinin % 40'ını verene satılır borç karşılığı haczedilen şey...
Sen 50 liralık evi krediyle 100'e alırsın. 10 lira ödersin, başına bir şey gelir Allah muhafaza, takatın kesilir. Evi elinden alıp, satarlar 30'a. Borcun çocuklarına miras kalır, öde ödeyebildiğince arkadaşım!
Buyurun, geçmiş olsun...
Bendeniz bunu çok ciddi bir devlet zaafiyeti olarak görenlerdenim. Vatandaşını bu kadar korumasız bırakan devlet, üç beş bin kafası kesesine çalışanın keyfine bütün izzetini peşkeş çekiyor diyecek kadar da cüretkarım.
Oluşturulan borç döngüsü, büyük bir aymazlıktır. Neredeyse çoluk çocuğa kadar kredi kartı veriyorlar. Memur işçi nakit parayı yine neredeyse unuttu. Alış verişini kart ile yapıyor, maaş zamanı ne geçiyorsa eline doğruca kart ve kredi borçlarına gidiyor.
Televizyon, bilboard reklamları tamamen faiz döngüsüne hasredilmiş bu tarz borçlandırma taktiklerini şirin gösteren argümanlarla dopdolu.
Maliye, kontrol altına alınmış gelir ve gider derdinde de, işin sosyolojik tahribatının maliyetini analizden uzak bir portre çiziyor.
Yazık ediyorlar halbuki millete!
“Borç, yiğidin kamçısıdır”ı borçlanmaya teşvik gibi gösterenler, bilmeli ki, borç, yiğidin başını yere eğer. İki yakası bir araya gelmez borçlunun ve yediği kamçı, yiğidi itin köpeğin maskarası haline getirir!