İnsan olamayanın dini, fikri, yaşamı olsa ne yazar.
Başkalara yaşa... Başkalara fikret... Başkalara kul ol...
Başkalarının hayranlığı ve nefretinin hesabına çöpe atılan bir ömür...
Yaşamımızda daima kurtarıcılar olmalı, öyle mi?
Kurtarılacaklar ya da..
Bizi koyun ceplerinde taşımalılar...
Kendimizi, gerçekliğimizle yaşamaktan alıkoymaları pahasına...
Baksana bana!
Emeklemeyi bilmezken, koşmak isteyenin ihtirası, silleci ve tokmakçıların dikkatini çekmekten başka neye yarar?
Tepesine bir sille/tokmak ona yerini hatırlatır. O silleyi atanın da köpeği olur.
Salyası ağzında, kuyruğu havada dolandırır durur.
Aşk denilenin aslı faslı işte bu.
Saygı ve
Beğeni...
Nefret ve kin de...
Tutkunluk...
Silleci iyiyse iyi...
Ya kötüyse!
Ya o biri kendi hophopluğu için posamız kalana kadar bizi emen ise.
Derimize soktuğu iğnesinden tatlı bir kaşınma hissi veren enzim salgılayan ve kanımızı içen, soktuğu yeri kabartan sivrisinek gibi.
Devin dur, onun işi sende bittikten sonra, kaşıya kaşıya deforme et orayı sonra.
Hatırladıkça 'of'la
Şevkle emrine ve korumasına girdiğimiz kurtarıcımız sillecimizdir.
O, topuğunu bastığı boğazımızı sadece lazım olduğunda gevşetir.
Kim hangi zamanın sillecisi, kafasına basılmışı, tokmak malzemesi bilinmez; ama her tepeye basanın ensesinde, bir silleci her zaman bulunabilir.
Ensesi kızarmışın topuğu da bir boğaza dayanmış olabilir...
Yaşamlar neden lezzetsiz?
Dayatmaya, yargılamaya ve kurtarılmaya şartlanmışlık, onun bunun kahpesi eder vicdanları....
İstediğini yapamayan ben, yapana neden nefret ya da tersten arzu duyuyorum; anladım sanırım.
Görmek istediğimizce göremediğimizin kırbaççısı, gördüğümüzün şakşakçısı olduğumuz her an,
Bizler neymişiz?
Posalık...
Kullanamadığım meziyetleri DNA'mıza yükleyenin fason üretimi...
'Kullan at'lık malzeme...
İçi de yaramaz, dışı da...
Elması bilye yapmış çocuğun yaptığınca...
İpek mendil, buruna
Sümkür, at çöpe...
Hükmünün paspasçısı olanı vasıflamak hüküm koyucunun hakkıdır.
Özgürlük kölelerin efendiliği, efendilerin zindanıdır.