Bu ülkede inandığını iddia ettikleri değerleri, menfaatleri için kullanan insanların varlığından daha büyük bir tehlike yoktur. Hangi pisliği deşseniz altından hep bu tipler çıkıyor. Siyaset deseniz böyle, din, mukaddesat deseniz böyle.
Çare çok basit aslında:
Bir siyasi etik yasasına bakar tüm çözüm.
Bir mevki, güç ona emanet edildikten sonra, variyetini çoğaltan kim var ise tüm variyetine el konulup, itibarsızlaştırılacağı bir düzenleme, olayı bitirir.
Fakat böyle bir düzenlemeyi kim yapacak, sorun burada.
Bu olduğunda tüm o yeme içmeler iltimas ve yolsuzluklar anında sonlanacaktır, ama ülkede de yönetici bulmak kolay olmayacaktır.
Zira bu milletin DNAsına işlemiş, güce kavuşunca, nefsine bu gücü kullanmak. Sıfırdan bir nesil inşa edilmeli de bu nesil uzaydan gelmeyeceğine göre bu fikir de bir işe yaramaz.
Herkes kendi imtihanını dibine kadar yaşayacak, bu kadar.
*
Böylesi istisnalar da olmadı değil ama:
Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal'ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti.
Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.
Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.
Meğer ben ne enayiymişim!..
Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu.
Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.
Benim anladığım mânâda siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım.
Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.
Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.
Meğer ben ne enayiymişim!..
Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lâfım vardı.
Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.
Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum.
Hasan Celal Güzel
73 Yaşında 1 Recep 1439/ 19 Mart 2018 Pazartesi Hakk'a Yürüdü.
Böyle enayiye can kurban
Rabbim rahmeti ile muamele eylesin. Amin
*
15 16 yaşlarında en sevdiğim meşgale, Kayseri şehir kütüphanesinde ansiklopedi okumaktı. A'dan başlayarak Z'ye kadar her konuda her çeşitten bilgi, o yıllardan gelen bir hobi. Özellikle çocuklarınıza bu zevki ve kültürü sevdirin ve yaşatın derim.
İyi insan olmak ve gök kubbeye hoş bir seda bırakmak olur ise emeli çocukların, dünyayı değiştirmeye imkanları olmasa da, kendilerini iyi hissetme ve kendilerinden razı bir hayat yaşamaları gayet mümkündür ki, aslolan yaşadığı hayattan razı şekilde göçmek olsa gerek buralardan ve yolu da veri, muhakeme ve idrak ile sonuca ulaşmaktır. Sonuç ne mi? Razı bir şekilde son nefesi verebilmek, Allah bununla göçmeyi nasip ede her bir insana. Amin
*
Bu ülkeyi tek bir insanın varlığına muhtaç etmek, veya bu izlenimi oluşturmak, kanımca varlığımıza ihanettir. Neden sadece "o" algısı pompalanıyor?
Mevzu bir ideal etrafında kenetlenme mevzusu değil miydi?
Neden bir şeyleri birlikte yapamıyor, bir kurtarıcının kurtarmasına ihtiyaç duyuyoruz da?
Sonra fetöyü niye kınıyorsunuz demezler mi?
Eğer herkes fert fert ahlak, adalet, insanlık namzeti olmayacak ise, neden yaşanıyor bu hayat, bunca kalabalık?
Kafası, kitleye kitlenmişlerin kilidini kırmak farz ı ayndır.
İnsan, kurtarıcılarından kurtulması için kurtarıcılara icbar eden geninden kurtulduğunda, sair tüm canlılar alemi kutlama için zil takıp oynayacak.
Toplum mühendisleri 987.435. projede de tutturamadılar. Yok, olmayacak... İnsan, dantel değil, ilmek tutmaz!
Canı çektiği için can verenler ve can alanlar sarmalı çözülmedikçe, çan sesleri önce Arş'ı sonra sinir uçlarımızı titretmeye devam edecek.
*
İlkesel İslama bir örnek vereyim: Aleyhisselam'ın canından bir parça, Amcası Hamza'yı şehit edip, ciğerini söken kişi, dine girince, Onu affedip, Ona ikramda bulunan Peygamber'in mesajı. Siyasal İslam'a dair bir misal de şu: Camide görülmedi diye, rahmet duasından mahrum etmek kişiyi.