Karışmak, biliyorsunuz mevzu bu.
Aşa, işe, yatağa, yuvaya karışmak...
Karıştıkça karıştırmak elinin değdiği ne varsa...
O ona karışınca, onda da buna karşı kaşıntı ister istemez başlıyor.
Neden karışır peki?
Çok basit aslında!
Bir yere kadar din, iman, imansızlık, ideoloji, rejim, özgürlük, adalet, ot, put yücelenir.
Bu mudur dert değil midir için turnusol şudur:
Bahçesi yeşerdikçe başka bahçeler soluyor ise
Barajı doldukça, başka göletler kuruyor ise,
Kanı kaynadıkça, başkaları kan kaybediyor ise,
İmkanı çoğaldıkça, ona yaklaşmak imkansızlaşıyor ise,
Söylediği ile yaptığı birbirini tutmuyor ise, Bunun halinden ürpermeyen, bundan tiksinmeyen, bunu din, ideoloji, adalet, hakkaniyet ile ifade edenlerin alayı ya efsunlanmış bayır laleleridir; ya da bununlalı yaşamdan menfaatlenen şarlatanlardır.
Karışması, karışılmadığından; başka değil...
Bundan işte karışmasına karışanların alnını karışlar....
*
Makam deyip geçmeyin.
Makam onda mukaddes olan için,
hayra dair tüm variyetinin öyküsüdür.
Onun için katlandığı,
girdiği kılıkları,
hamlığına rağmen olmuş havaları,
ikiyüzlülük, riya ve kirliliği,
yapay gülücük ve şirinlikleri,
ermek için erim erim erimesi,
mertlik ve delikanlılık bonuslarını
hara güre harcamasının kör kuyusudur makam.
Bir şahsiyet öğütücü değirmenidir.
Onu hedefleyen, vicdanını içine boşaltır.
Elden ve gönülden çıkardığı iyiye dair neyi de var ise birlikte.
Hedef makam olunca böyledir,
Makam, makamı sallamayanlara layık oysa...
Bundan işte, makam için kıvrananın
onun için yitirdiği her şeyin acısını,
kavuşunca ona, bir masumdan çıkarması...
Suçluluk ve kıymetsiz hissetmek!
Sadece bundandır.
*
Tasavvuf literatüründe sıkça geçen fena ne demektir.
Bir genç oğlan, bir kızı sever ve ondan uzaklaşırsa; haliyle aşk ve sevgisinden tahammülsüz dereceye gelir; arar, arar...
Ansızın tenha bir yerde korku ve utanç olmaksızın karşı karşıya gelir.
Acaba o anda kızın istek ve arzuları, bedeni ve güzelliğinden başka bir şey aklında kalır mı?..
Elbette kalmaz..
Kalmayınca, titrer mi?..
Titrer..
Birleştik der mi?..
Der..
Yahut düşüp bayılır mı?..
Bayılır..
İşte bunu gören: " Şu genç, bu kıza meftûn olmuş. " der
Ayılınca, gençten sorsan: Nedir bu senin halin?.
" Canım onun canı için feda olmuş; istek ve buyruklarına hazırım. Onun isteği, benim isteğimdir; ben yoğum o var.. " demez mi?..
Der..
Bundan daha âlî ünsiyet makamı...
Bu " O benim içime.. Ben de onun içine girdim." demek değildir.
Adamın belinde bir silah var. Cebinde kaçak bir eşya var.
Ansızın polisler etrafını sarar..
O anda, polislerin korkusundan titrer mi?
Titrer..
Şok geçirir mi?..
Geçirir..
Polisin zatından ve silahından , bir de merhametinden başka, hiçbir şey aklına gelir mi?..
Gelmez..
Korkusu ümidine galebe çalar mı?..
Çalar..
İşte bu adam, polisten meftun oldu mu?..
Oldu..
Hele hele, kendisini takatsiz ve mukavemet edemeyecek derecede görürse..
Ve bundan âlî, mahcubiyet makamı...
İşte kızı sevdiğimiz kadar Allah Teâlâ'yı seversek; arzusu için arzumuzu terk edersek; yahud polisten korktuğumuz kadar Allah'tan korkarsak, yasaları için yasaklardan kaçınırsak, fânî olmuş oluruz.
Rahmetli Allâme Şeyh Üstaz İsmail Çetin Hocamızdan dinlediğimin aklımda kaldığıncası
İşte şeyh sadece bunu anlatıyor ise şeyhtir, islamı öne çıkarır görünüp, muhiplerini kendine hizmetçi kılanlar papuç şeyhi bile olamazlar.